22 Temmuz 2017 Cumartesi

Sim ve Kahve-Kola


Saça parlaklık vermeyi vaat eden şampuanın içinde sim olması kadar basit düşünmeliyiz çoğu zaman.
Ben bunu bilmem ama bunu söylerim. Bilmediğim şeyi bilirim gibi söylerim.
Basit çözümler konusunda ciddiyim. Dağ gibi birikmiş 100 sayfalık sınav konusu varsa bir bardak kahve kola yapmakla 100 sayfanın üstesinden gelinebileceğini düşünmek, bir de üstüne bunu başarabilmek bir nevi süper güç.
Başaramadın varsayalım, başarabileceğine inanmak da öyle küçümsenecek bir yetenek değil. Aşk acısı için "Bir haftada atlatılırım." diyebiliyorsan aşık olmaktan da korkmazsın. Bir haftada atlatabildiğin acının sahibine aşk denebiliyorsa tabi.
Uzun zamandır bomboş buralar. Yazacak bir şeyim olmadığından değil, çok var. Ama anlatasım kaçtı hep.
Küçük güzel olaylar da başıma geliyor. Mesela tatlı kutu gibi bir evim var artık Karşıyaka'da, denize 3-4 dakika mesafede. Tek başına zor yetişmek. Emlakçısıymış, sözleşmesiymiş, mobilyasıymış.
Ama bir kahve kola yeter. Hepsi hallolur.
Şampuanın içindeki simi gördüğümden beri hayat sanki bana eskisi kadar korkutucu gelmiyor. Aşık olmaktan da korkmuyorum. Ama olasım da kaçıyor hep. Oluruz elbet. Ne acelemiz var.

İçimi dökmekten korkuyorum.

Kendimize layık görmediğimiz veya ona layık olmadığımızı düşündüğümüz insanlar var ya hani. Biz neyiz ki böyle sınıflandırabiliyoruz bizi? Denklik ne ile ölçülüyor? Mühendislik derslerinde en çok üzerinde durulan konudur "Birimler". Bilmiyorum hangi birimi kullanıyoruz bu denklik kıyaslamalarında. Kullandığımız birimlerin hepsi yerin dibine batsın. Bir daha da gün yüzüne çıkmasın. Çünkü biliyorum bu birimler ya estetik ya maddiyat ya eğitim. Bu birimler bize özümüzü unutturan. Özümüzü süsleyen püsleyen ya da pisleyen sonra da kendimizi ya çok üstün ya da karşıdakinden alçak olduğumuzu düşündüren.

Onlarsız da pek bir yalnızız farkında mısın?
Geçenlerde konuştuğum (belki de konuşmaya çalıştığım, hatta hep konuşmak istediğim ama özümün ondan pis olduğunu düşündüğüm, düşündürüldüğüm) bir arkadaşla geçti bu muhabbet. Aile değilmiş yalnızlık hissini geçiren, arkadaşlar da değilmiş. İnsanın içinde olan bir hismiş , kendiyle alakalı. Kendi yalnızlığı. Benim deyimimle "Öz". E Özümüz hep yalnız. Bizim üzerine ördüğümüz katmanlarla karışabilir ancak farklı kıyafetli özlere.

Bir de öze var. Onu aman diyeyim akkor hale getirmeden kullanmayınız.

O arkadaş iddaasına göre çevresi çok kalabalık olmasına rağmen yalnız hissediyor. Yeri geliyor yeme beni diyesim geliyor. Ama her insanın özü kendine yalnız. Yargılayamam.

Çok farklı yerlere gitti konu.
Sözün de özü: Sim ve Kahve-Kola.
Ne zaman çok karmaşık sandığınız olayların içinde hissettin kendini, bu ikisini düşün.
Basit düşün.





3 Kasım 2016 Perşembe

 Size çok güzel bir hikaye anlatacağım, 
 gerçekleşirse eğer.

13 Eylül 2016 Salı

Yarı Özeleştiri


Detaycıyım. İyi yönleri de var kötü yönleri de. Sinema detaycı oluşumdan dolayı bana bu kadar zevk veriyor. Ya da yazılan güzel şeyler detayına inince anlam kazanıyor. Ben ne kadar sevsem de bu özelliğimi bana kötü geri dönüşleri de oluyor. Detaycılığımı sadece cansız şeylerde kullanmayıp ucunu canlılara da dokundurunca o zaman ortaya müthiş bir memnuniyetsizlik çıkıyor. Kulağımı gözümü kapatamıyorum, dolayısıyla ağzım da boş durmuyor. Gördüğüm terslik dilimin ucunda. Sen misin "Neyin var?" diyen. Dilimin ucundan akan zehirden ben sorumlu değilim.

İnce düşünmek detaycılığın fiil hali tanıştırayım. Dolayısıyla bu fiilinde ülkemizdeki en iyi temsilcilerinden biriyim. Cümle içinde dikkat çekilmeyecek bir nokta varsa ben oradayım. Yüklemle ilgilenenlere inat ben dolaylı tümlecin peşindeyim. Çekilir dert değilim. Eğer başarılı bir yönetmen ya da işinde iyi bir bilim kadını olursam detaycılığımın ekmeğini yiyeceğim. Umuyorum bu kadar kafa meşguliyetinin ödülü olarak ikisinden birini de olabilirim.

Kişilik olarak tam zıttımı bulmakta dünya markasıyım, mütevazi olamayacağım. Satır aralarındayım varsayalım, bulduğum kişi kitabın arka kapağını okuyup yargılayacak kadar "höt". O kadar özeniyorum ki bu tarz kişiliklere. Dert ettikleri şeyler azdır, sinirlenince uzatmaz detaya takılmaz, olayı unutmayı beklerler. Bu yaşam biçiminin insanları film olarak ağır aksiyonu ya da süper kahraman filmlerini tercih ederler. Arada kalmış küçük gezegenler değil böyle ağır toplardır kesin onların gezegenleri. Jupiter Saturn vesaire. Ya da yıldızların yanında gezegenler minik detay onlar için. Güneş uygundur.

Benim kara dediğime gri diyebilen insanlarla dolu çevremde neyi savunduğumu ben de unutuyorum bazen. Bi' görüşten diğerine atlarken çatır çatır kırılıyor inanç kavramım. Bir insandan soğudum mu hepten soğurum diyen höt insanların aksine nefret ettiğim birinin bir hareketine içim eriyebiliyor. İki dakika sonra eski halime de dönebiliyorum. İşte böyle olunca o kırılan inanç kavramı orama burama batıyor. Sabitfikirlerin betondan sert yargılarına yeri geliyor özeniyorum yeri geliyor değiştiremedikleri kafalarına üzülüyorum.
 
Benim gibiysen sana ağır doz Nuri Bilge öneriyorum.
Kendini değil filmlerdeki insanların dertlerini düşünmen gerekiyor. Ama o dertlerde kendini bulmaman lazım. Bir filmin her 10 dakikasında bir kendi hayatını görüyorsan o film kolaya kaçmıştır. Bazılarına göre sana seni anlattığı için başarılıdır. Ortasını bulalım. Başarılıdır ama kolaya kaçmıştır.
Başkasının hayatında inebildiğin kadar detaya inebilirsin. Kendi hayatında indiğindeki gibi seni ve çevreni incitme riski yoktur.

Kabul edelim. Biz zoruz. Ama mutlu etmeyi duyguları incitmemeyi de iyi biliriz. Detaycılık şeker hastalığı gibi. Şekerden uzaklaşıldığı gibi kendi hayatının satır aralarından uzaklaşıp, haftada bir ya da iki kez de uygun dozda kafa yoran film ya da kitapla oyalanıldığında kaliteli yaşama ulaşmış oluyorsunuz.

Zorluğumuza rağmen yanımızdan ayrılmayan insanları öpüp başımıza koyalım. Bizi çekenlere sesleniyorum. Bizden size zarar gelmez kötü gününüzde düz düşünen insanlar gider biz kalırız. Çok güzel fikir veririz. En umulmayacak sürprizlerle hayatınızda olmadığınız kadar mutlu ederiz. Demem o ki,  değer bilin azıcık.


5 Eylül 2015 Cumartesi

Ekşi Şarkının Resminin Bestesi Ekşi midir?

(Evrim Ağacı'ndan çalıntıdır. Sinestezi sahibi bir bireyin çizimidir.)

Duymuşsundur belki ‘Sinestezi’ kavramını. Dilimizdeki karşılığı ‘Birleşik Duyu’. Kabaca sinesteziye sahip olan kişiler (burayı dikkatli okumanı öneriyorum.)
şarkıları görebilir,
sayıları veya harfleri renklendirebilir,
tatları şekillendirebilir
ya da şekillerin tadını alabilir.
Kafa karıştırıcı ama etkileyici, değil mi?

Kimileri bunu bir hastalık olarak tanımlıyor. Muhalefetim.  Belki yüzeysel düşünüyorum ama ( en azından düşünüyorum.) bence sinestezi bahşedilmiş bir farklılık. İnsanları kategorize eden tuğladan farklılıkları söylemiyorum.  Onların tek yaptığı aramıza duvarlar örmek. Tuğlaları yukarı çıkmak için merdiven haline getiren farklılıklardan bahsediyorum. Zararsız ve ‘özgürleştiren’.

Barış Manço şarkılarının tadını aldığım bir dünya hayal ediyorum. Ben o dünyayı severim. 2 rakamının rengiyle si notasının tadını karıştırır üstüne bir de bu renkli tadın resmini çizerim hatta yetinmeyip çizdiğim resmi besteleyebilirim. Sevdiğim dünyadaki hayal gücünün yapabildiklerine bak. Sinestezinin bunları yapamayacağının farkındayım ama ‘saçmalama’ bakışlarına sınırı olamayan dünyamda cevap verilmiyor. O hat burada çekmiyor.

Bu konuyla ilgili liseden hatırladığım tek şey, bir arkadaşımı 7 rakamına benzetmem. Hayır, kambur değildi. Boynu bükük hiç değildi. Niye benzettiğim hakkında hiçbir fikrim yok. Sanırım kör topal bir sinestezim var. Ben daha çok La notasından çikolata tadı aldığım bir sinestezim olmasını isterdim ama elde olanla yetineceğim.

Okuduklarıma göre annesini ılık süt, kardeşini kedi olarak hatırlayan/düşünen insanlar varmış.
Sinestezi sahibiymişim gibi rol yaparsam eğer, o zaman gitardan olma eski bir arkadaşa sahibim. Konuşurken ağzından notalar akan ve onları penasıyla silen.

Ulaşım kartı bir arkadaşım var, “Bakiyeniz yetersiz” diye küfreden ve çoğunlukla ağzı bozuk olan.

Oda arkadaşım bir gazete. Üçüncü sayfası olmayan ve yarısı karikatürle kaplı.

Öğretmenlerimden biri köpek. Hemen yanlış anlamayın kardeşini kediye benzeten bir örnek var sonuçta.  (Aa ‘rakkam’ olan bir öğretmenimi de unutmayayım.)

Şimdi öğrendiğim teknik bilgileri ekleyeyim,
  1. Sinestezi istemsiz ve otomatik olarak oluşmaktadır. Dolayısıyla kendinizi zorlayarak 3 sayısı ile mutluluk duygusunu eşdeğer görmeye başlamanız sinestezi değildir.
  2. Sinestezik algılar uzay-zamanda bir yere sahiptirler. Yani sinestezik bir algı her mekanda oluşmayabilir.
  3. Sinestezi algısı sabittir ve hep aynı şekilde oluşur. 
  4. Sinestezik algılar hafızada güçlü yer tutarlar ve kolay kolay unutulmazlar.
  5. Sinestezik algı sonucu güçlü duyguların bir anda boşalması görülebilir.
(Evrim Ağacı seni seviyorum.)

Birinci maddeyi ciddiye alarak pes ediyorum. Olmuyorsa olmuyor.


Ama az önce ekşi bir şarkı dinledim. Sanırım La notasını fazla kaçırmışlar.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Günün Birinde Cennetten de Sıkılacak



“- Sen bir çiçeğin poleninde koca bir galaksi görüyorsun diye o da görmek zorunda değil.
- Bana onu savunup durma. Sen tat zevkinden yoksun sadece doymak için yiyen biriyle birlikte bir ömür tüketmedin.
-O senin ömrünü tüketti.
-Ben de onunkini. Bir dilim ekmekle doydum mesela. ‘ Biraz daha’ demedim hiç. Mutfak pencerem var ya hani, bulaşık yıkarken baktığım. 7 senedir. Her gün yeni bir güzellik görmeye çalıştım.  Ben yetindim anlayacağın.
- 7 senedir mutfak pencerenden baktığın yer o harabe otopark mı?  Belki uzaklarda biraz da deniz… Kendini buna lâyık gördüğün gibi duygusuz bir adama lâyık gördün. Günün birinde cennetten de sıkılacak. ‘Yeterli’ kelimesini hiç kullanmayan birinden kanaatkâr olmasını bekleyemezsin.
-Öyle bir çabam yok.  Denizi mavi bir çarşaf olarak görmesin yeter. “


Kim kiminle kim hakkında konuşuyor? Dertleştikleri olay ne ve nereye varılacak?
Dün gece sırf yazmak için uygun ortam bulduğumu sanıp,  gereksiz bir yoğunluğa sahip, karakterleri birbiriyle çelişen bu anlamsız diyalogu yazdım. Sonra okuduğumda ve bir iki arkadaşımla üzerinde konuştuğumda konuşmanın çok tutarsız olduğunu düşündüm.
Şimdi konuşanlar abla-kardeş mi anne-kız veya baba-kız mı? Üçü de olası.  Abla kardeş ise konuşanlar, hakkında konuşulan amca da büyük ihtimalle ablanın kocası. Elimizde her şeye yüzeysel bakan ve cennetten sıkılabilecek kadar doyumsuz bir adam,  onun azla yetinmeyi bilen ve küçük şeylerden istediğini alan bir abla ve onun, büyük ihtimalle daha evlenmemiş, sarışın 30lu yaşlarındaki kardeşi var. Kız kardeş ilk cümleyle enişteyi koruyor. Sonra ablasının tarafına geçiyor. Kendiyle çelişiyor yani. Abla azla yetinmeyi bildiği için koca kavramının da azına tamam diyor. Amcanın da hiçbir şeyden haberi yok ama başrolde.
Nerede gerçekleşiyor bu konuşma? Bir arkadaşım kız kardeşin kuaföründe diye canlandırdı kafasında. Tabi cümleler kuaför dedikoduları için biraz süslü. Aslında bu cümleler günlük kullanım için uygun değil, farkındayım.
Özet olarak ben yazamadım ama yazabiliyorsan “Cennetten sıkılmak”  konulu bir şeyler yaz.
Ama önce cenneti tanımlamak var tabii.( Burak Abi sorarsa diye) Fikri sevdim ama dökemedim satırlara.
Bir de bu kadar kafa karıştırıcı yoğunlukta olmasın mümkünse. Daha günlük diyalogun içinde parlasın bazı cümleler güneş gibi. Ardı ardına olunca bu cümleler çok yıldızlı gök kubbeye benziyor. (Ilgım’ın tanımıyla)
Son olarak cennetten bile sıkılırsan ve bir şeyler yazıp, ne yazdığını çözemezsen haberim olsun mu?


7 Nisan 2015 Salı

Döndük Başa

Sinemanın tırnaklarına bulaşmış gözyaşları, açtığı yarayı acıtarak iyileştirmek için normalden tuzludur.
Sinemanın kolları vardır. Elleri, parmakları, tırnakları… Filmi izlemeye başladığında sırasıyla önce kollarını uzatır sana doğru. Omuzlarından tutar, kendine doğru çekmeye başlar. Filmin içindesin. Omuzlarında parmaklarının baskısını hissetmeye başlarsın. Canın acır. Sinema canını acıtır. Bazen parmaklarını seni gıdıklamak için kullanır. Ve son olarak tırnaklarını geçirir yüzüne. Filmine göre ya gözyaşı çıkar o yaralardan ya da kahkaha. Yara kabuk bağlar,  iyileşmesi zaman alır. Ne kadar uzun sürede iyileşirse o kadar etki bırakmıştır üzerinde. Bazı filmler kalıcı yara izi bırakır, bazıları yara açmayı bırak kollarını bile uzatmaktan acizdir. Yönetmenlerin görünmez neşterleri vardır, bu derin yaraları açmak için. İki sene önce tanıştığım ve izi hala duran bir film ve bir yönetmen var. İyi ki var.
Bahsetmek istediğim eli neşterli, bir İtalyan. Bu İtalyan yönetmen sinemanın dilinin Fransızca olduğunu savunur. Bu özelliğiyle bile dikkat çeker Bernardo Bertolucci. En çok ses getiren “Paris’te Son Tango” ve “Konformist” isimli iki filmini Paris’te çeken yönetmen, Fransa’da kendini daha rahat ifade ettiğini ortaya çıkardığı eserler ile her fırsatta belirtir. Bertolucci, filmlerinde  Amerika’da dahi sansürlenecek kadar cesur sahnelere yer verir. Çoğu insanı rahatsız eden bu cesur sahneler, vereceği mesajı rahatsız ediciliğinin yakasına iliştirerek aktarır seyirciye. Dram filmlerinin seyirciyi karamsarlaştırdığı kadar başarılı olduğu gerçeği gibi, Bertolucci filmleri de izleyeni rahatsız ettiği kadar var olur. Erotizmden pornografiye giden o çok sapmalı yolda yönetmen film estetiğinin yardımıyla direksiyonu kırar ve filmin sanat filmi olmasını sağlar.
Gibert Adair’in romanından uyarlanan ve Türkçe’ye “Düşler, Tutkular ve Suçlar “ olarak çevrilen The Dreamers, üç gencin düşlerinden, karşı cinslerin birbirlerine olan tutkularından ve toplumun suç adını vererek sansürlediği gençlik gerçeklerinden bahsederken isminin hakkını veren bir Bernardo Bertolucci filmi.
1968 Fransa’sı, Paris sokaklarının ‘’Yasaklamak yasaktır.’’ sloganlarıyla çınladığı, 68 olaylarının ateşli bir şekilde devam ettiği dönemde, dört duvar içinde bu olaylara karşı birkaç saatliğine mola veren gençlerin toplandığı sihirli mekânlardı sinemalar. Yeni dalga akımının getidiği Sinematek dönemi gençlerin sanat ihtiyacını karşılıyordu. Sanata aç Fransız gençlerin açlığı filmdeki şu replikle anlatılabilecek en güzel şekilde anlatılmıştır. “Ben, en aç gözlülerdendim. Hani şu ekranın dibinde oturanlardan. Neden bu kadar yakın? Belki de görüntüler ilk bize ulaşsın diye. Hâlâ yepyeniyken, hâlâ tazeyken. Arka sıralara atlamadan önce temizken, seyirciden seyirciye, koltuktan koltuğa
yansıyarak sonunda bir pul boyutuna projeksiyon odasına dönmeden. Belki de perde
gerçek bir perdeydi, dünyayla aramıza çekilmişti”  
Bedenen çift, ruhen tek yumurta ikizi olan Theo ve Isabelle tutkuları olan sinema aracılığıyla tanışır üçüncü karakterimiz olan Matthew ile. ABD’li Matthew okul için Fransa’da bulunmaktadır. İkizler, aileleri tatil için evden gittiklerinde yeni tanışlıkları Matthew’u evlerine davet ederler. Bu davet sınır tanımazlığa açılan kapının anahtarıdır. Gençler çeşitli oyunlarla birbirlerinin sanatsal, sosyal ve cinsel sınırlarını tanımayı amaçlarlar. 
Bir gece Matthew tuvalet için uyandığında açık olan kapıdan Theo ve Isabelle’in aynı yatakta çıplak bir şekilde yattığını görür. Gördüğü şeye çok şaşıran Matthew, sonraki günler ikizleri çözmeye çalışır. Çünkü ertesi gün oynanan oyunda Theo ceza olarak ikiziyle Matthew’un ilişkiye girmesini ister. Bu sahnenin sonunda Isabelle’in daha önce kimseyle ilişkiye girmediği ortaya çıkar. Bu iki sahnenin arasına keskin bir fikir değişimini sığdırır Bertolucci. İlkin aynı yatakta çıplak yatan ikizleri gördüğümüzde aklımıza ensest ilişki ihtimali gelir. Ki böyle bir sahneyle karşılaşan kişinin böyle düşünmesi normaldir. Yönetmenin vermek istediği düşünce de budur. Fakat Theo’nun verdiği ceza bu yorumumuzu allak bullak eder. Tam zıt yönüne değişen düşüncemiz kulağımıza bir şey fısıldar: Saflık. O zaman düşünmeye başlarız ikizlerin bizim olmadığımız kadar saf olduklarını.
Film, bolca yer verdiği cinsel içerikli sahnelerle 2 konu üzerinde durmuş olabilir; ilki, Freud’un bilincin 3 katmanından biri olan ID kavramındaki cinsel tutkular ve isteklerin vücuda gelmiş olmasıdır. İki kardeş arasındaki ilişki ID’nin egoyu bastırmasının örneklenmiş halidir. Tam zıttı olan diğer görüş ise iki kardeşin doğasından gelen değişmeyen saflığıdır. Birlikte aynı yatakta çıplak uyuyabilmek aynı rahimde 9 ay geçirmekle eşdeğer sayılır. Küçükken iki kardeş aynı küvette yıkanabilirken büyüyünce bunun değişmesinin ayıplaşmasının nedeni nedir diye izleyiciye sordurtur film. Çıplaklık, saflığı seyirciye aktarabilmek için kullanılan bir araçtır. Bu mesajı iki sahne arasına sığdırabilen yönetmen önyargılarımızı yüzümüze tokat gibi vurur. Filmde seyirciyi etkileyen nokta da işte tam bu kırılma noktasıdır.
Film mesajı dışında incelendiğinde 68 olayını sadece fonda kullanmasıyla tamamıyla siyasi bir film olmadığını gösterir. Kalbimin atışını duyuyordum. Acaba polis kovaladığı için mi böyleydi yoksa aşık olduğumdan mı bilmiyorum.”  Bu replik özgürlüğün ve romantizmin birbiri içinde eridiğinin bir kanıtı değil midir? Ayrıca filmde klasik filmlerden sahnelerle yapılan göndermeler bir filme birçok film sığdırmıştır. Tabiri caizse evin içindeki üç gencin sınır tanımaz yaşamı ana yemekken, dışarıdaki siyasi olaylar, filmlerden sahne alıntıları ve yeni dalga sinema akımı filmin mezeleridir.

Sen siyaseti romantizmin arkasına saklamış bohem dönem filmlerinin en güzeliydin The Dreamers.
Aynı yatakta çıplak uyuyabilmeyi 9 ayı aynı rahimde geçirmeye eşitleyen ‘eşittir ‘ sembolüydün.
Sen şuh görünümlü saflığın heykeliydin Isabelle.
Aklı ilk anda ensestliğe kayan bizlere ” Ne fesat ” tokadıydın.
Birbirlerine zihniyetleri ile bağlı siyam ikizlerinin umursamaz üyesiydin Theo.
Siyasi ve kültürel tartışmaların vücuda gelmiş en çekici haliydin.
‘Kavrayamama’nın da aşkının da gözlerinden okunduğu Matthew,
Temiz giyimli beyefendinin, aşık yeni yetmeye dönüşümüydün.

3 Nisan 2015 Cuma

Malum, Aruoba Japon.



Sorun şu ki, 

değişemiyorum.
Çok istiyorum ama yapamıyorum. 
Çelik bir yelek var üstümde, filizlenemiyorum.
Yerde miyim yolda mıyım bilmiyorun.
Yoldaysam yoldaşla hancıyı ayırt edemiyorum.
Yerdeysem istediğim yerde miyim? Kestiremiyorum.
Oruç Aruoba'yı seviyorum, nokta nokta hocayı öldürmek istiyorum.
Korkağım ben biraz.
Ama Oruç Aruoba'yı sevecek kadar da cesurum.
Her sabah komidinin üstündeki japon balığımın yargılayıcı bakışlarıyla uyanıyorum.
Bir eleştirilince bir de malum şey olduğunda sinirimden kuduruyorum.
Başucumda saat var ve her gece pilini çıkarıp sabah yeniden takıyorum.
Malum şey.
Aruoba.
Japon balığı.







Bir de kilo veremiyorum.

18 Ocak 2015 Pazar

İstanbul'u Pamuk Şekeri İçin Sev!






Yazının şarkısıdır.
(Dinleyerek okumanızı tavsiye ederim. Kadını kurtarabilmeniz dileğiyle.)

Kadının tiz ve havayı dahi kesen sesini eritip sesiyle bastıran kıskanç bir adamın hikâyesi anlatılıyordu.

Çocuk kızgın, beklentilerini karşılamıyor bu hikâye.

Neden ? Nedeni mi var?  Çünkü o perili masalların prensi.  O dinlediği hikâyenin kanatlarından çekiştirip üzerine atlayacak. O masalının sık ve sivri dişlerinden sıyrılıp, koca bir balinanın karnında mum yakacak etrafını aydınlatmak için.

Kıskanç adamın hikâyesi bazı şarkılarda gizli. Kadının sesi öyle güzel erimiştir ki bu şarkılarda,  çığlıklarını duyamazsın. 

Bir iki nota, klarnet solosu. Kadın şarkıyla bütünleşecek ama adam erken davrandı. Çaldı şarkıyı. İstanbul’a bir iki güzel iltifat. Sen bu iltifatlarla ve klarnet solosuyla mest olurken, kadın? Duymadın değil mi çığlıklarını? Duyamazsın. Çünkü şarkıda İstanbul var. Yeditepe İstanbul. Hangi tepesindesin kim bilir? Bak o tepesinden İstanbul’a. Bak ama kadını görme.

Çocuk kalemi eline aldı. Okunmayan sayfalara çizdi bildiği en güzel şekilleri. Şekiller notalara dönüştü. Notalar saç tellerine. Adamın sesinin altında sıkışıp kalan sesin sahibinin saç telleriydi bunlar. Saç tellerinden başladı kadın belirivermeye. Saç telleri bir kadının kimliğidir.  Kadının en son gözyaşının biriktiği siyah gözleri ve şarkısının duyulmasını beklerken titreyen çenesi ortaya çıktı. Çocuk kadını kurtardı. Neden çocuk kurtardı kadını? Çünkü çocuk yedi tepenin birinde takılıp kalmadı. Çocuk kanatlarından tuttuğu masalın tepesinden bakıyordu İstanbul'a. Onun için İstanbul’un iltifatları hak edecek tek yeri sahildeki pamuk şekercisiydi. En net çocuk gördü şehri. Çocuk kadını kurtardı.
Kadının sesini sadece İstanbul’u pamuk şekeri için sevenler duyabilir. Adamı ise herkes.

Bak yine yapıyor adam.

Bu kadar güzel söylenir mi?

Kadın umutsuz. Kaç kişi sever ki bu şehri pamuk şekeri için? Az sanma. Çok. Çok var pembe bulut sevdalıları. Balinanın midesindeki mum ışığında da ne güzel gider şekerden pamuk.
Adamın sesi büyülü . Kanma. Kulağını kapat şarkılara. Çıkarabildiğin en tiz sesi çıkar şarkıya eşlik ederken. Kadın duyacak seni, umutsuzluktan kurtulacak. Bir de şekerini erittin mi ağzında, sen bir kahramansın. Çocuk gibi. O zevki tat. Herkesten farklı notalar işitecek kulağın.

Sen hiç çıkmadın mı bulutların tepesine notalarla?


24 Kasım 2014 Pazartesi

Yok mudur bir dil dahisi?

Bir tane yardımsever istiyorum, üşengeç kelimesinin zıt anlamlısını söyleyebilecek?
İlginçtir, biz bulamadık birkaç çağdaş. Bir el at!

2 Kasım 2014 Pazar

Uyyyku.



   Bu gece uyumamaya kararlıyım. 

   Önüne milyonlarca sıfat yakışır bu gecenin. 


   Bu gece geçmişim dakikası dakikasına uymayan bozuk bir klima. Öyle bir soğuk ki üflediği, içim ürperiyor. Nasıl anlatsam. Oyuk var içimde, beş sene önce açılan. Her koca sene üzerine toprak atıyorum oyuğun. Bir gece geliyor geçmiş geçmişliğini yapıyor, tüm gücüyle soğuk havasını üfleyince ne toz kalıyor ne toprak. Aynı geçmiş sıcağıyla da soğumuş acılarımı ısıtıp, önüme koyuyor. Bu gece dikkatli bakarsanız ortalığa saçılan teselli parçacıklarını çıplak gözle görebilirsiniz. Göz ve ruh sağlığınız için pembe gözlüklerinizi takmanızı öneririm.


   Bu normalden uzak gecede her saat başı yazılabilecek bir şey vardır. Var mıdır? Deneyelim.


00.00

   Aa zar-pul sesi kesildi. Bir sabah uyanıp Küçükpark'ta yorgan satmaya karar verdiğini düşündüğüm bozacı çakması yorgancı bu geceyi de yanlış pazarlamanın kurbanı olarak bitirdi. Derbi taraftarları dağıldı. Sarhoş kavgası da yok. Küçükpark girdi pazartesi sendromuna kesin. Ders saatleri sağ olsun, sendromumu çarşamba gününe aldırdım ben. 

   Araştırmacı gazeteci oda arkadaşım takmış kırmızı gözlüklerini bir buçuk saattir masa başında, hafta sonları çalıştığı gazetenin özel haberi için uğraşıyor. 2. sınıfta mesleğini yapabilen şanslı mekteplilerden o. Öyle bir imkanım olmasını isterdim ama şu anki biyoloji ve mühendislik bilgim beni yarı yolda bırakacak kadar bile ilerletemez. Zamanı gelir elbet. Bu arada odamız çok yönlü bizim. Bir iletişimci bir mühendis adayı. Bol kelimeli bol işlemli. Başucu sehpamızın bir köşesini Stephen Hawking çeker, diğerini Karl Marx. Ne öğrendiysen oda arkadaşınla paylaşmak zorundasın. Bir gün kapıdan ''Tamam karar verdim. Marksistim ben.'' der. Tüm gün derste işlediklerini anlatır hevesle. Ben de kahrolurum tabi o sırada sözel bir bölümde okumadığım için. Bana gelince hücre zarının mozaik yapısının çok ilgi çekici olmadığını bildiğimden öğrendiğim paradoksları yarım yamalak sıralarım. Bir keresinde Murphy Kanunlarından bahsetmiştim de ''Tereyağlı Kedi Paradoksu'' ile ne dalga geçmiştik. Dalga geçilmeyecek gibi değil ki. Merak edenlere:


 Tereyağlı Kedi Paradoksu


   Öyle bir oda yani bizimkisi. Bir paragrafla anlatılmaz T.S(20). Biliyorum ünlü gazetecinin yurt yaşamını deli gibi merak ediyorsunuz ama hayran kitlesinden özür dileyerek yeni saatin açılışını yapıyorum.


02.05 

   Gecikmeli yayınımın tüm sorumlusu sohbeti bal oda arkadaşımdır,bilgilerinize... Gecenin anlamı büyük olduğu için gece sohbeti de arttı orantılı olarak. 5 sene önce bugün bu gece kaybettiğim büyük adamla, hayatımdaki güçlü kadın imajı annemin nasıl tanıştıklarından, ölümden, özlemden, aileden her şeyden konuştuk. Tilbe'ye göre güçlüymüşüm ben. Neden öyle hissetmiyorum acaba kendimi? 
İnanmayı ve öyle hissetmeyi çok istediğimi farkettim biraz önce. Geçen sene bugünden bu seneye kadar olan sürede içimdeki mumlardan birkaçının daha söndüğünü düşünüyorum. Aferin. Güçlü ben. Şunu atlıyoruz. Güçlü olmayı ben seçmedim, güçlü olmak alışmak zorunda olduğum bir şey. Zamanın getirdiği ve bazı şeyleri de götürdüğü bir eylem. Yaşamla uyum ne ilginç bir kavram. Bazen öyle yavaş geçiyor zaman, uyuşuyoruz, uyuyoruz. Bazen karar vermemiz gerekiyor, seçenekler üzerine düşünmeden uyduruyoruz. Uyyy... Uyku önemli! Sabahlamak gibi küçük hedefleri olan idealist bir blogger varmış, uykusu gelen. Saat dörtleri görebilir miyim diye düşünüyormuş. Sonunu düşünen kahraman olamaz! 

03.01

   Ve yeni saat. Konu konuyu açılmalı ki bu idealist blogger amacına ulaşsın. Aslında şimdi bahsedeceğim şeyi ayrı bir yazı olarak paylaşmayı düşünüyordum ama yeri gelmişken uykuyla olan savaşımda yardımcı olsun. 

   Bu seneye başlarken kendime söz verdim. Öyle bir yaşa ki dedim kendime geri döndüğünde karşında kocaman bir boşluk yerine gülümseten küçük küçük anıların olsun. Anılar birleşsin, o boşluğu yutsun! Bugünün de üzerine içilen bir bardak su olsun.Küçük anılar biriktirmeye Filmekimi ile başladım. Tamamınına katılmayı çok istesem de buna ne ders saatleri ne de maddi imkanlar elverdi. Ama 5 günde her gün hiç olmazsa bir filme gitmeyi hedefledim. Yeri geldi arkadaşlarımı amacım uğruna sürükledim yeri geldi tek başına sinemanın tadına bakayım dedim. 


   Çağdaşlar! Whisplash, Kök(I origins) ve Jersey Boys. Bu üç filmi yazın bir kenara. Canınız bilim kurgu isterse evreni sorgulayayım bir derseniz Kök'ü, 2015 Oscar'ın müstakbel en iyi erkek oyuncusunu izleyeyim yanına biraz da motivasyon fena olmaz diyorsanız Whiplash, Efsaneden efsane eğlenceli bir film arıyorsanız da Clint Eastwood filmi Jersey Boys'u açarsınız. Üçü de bayılma garantilidir.


Kısacası Filmekimi anılar kumbarasına fazlasıyla layık harika bir 5 gündü. Devamını oda arkadaşımla birlikte uğruna bir ay öncesinden para biriktirmeye başladığımız birbirinden unutulmaz iki etkinlikle getirdik. İlki ''Üstü Kalsın''. Adından da anlaşıldığı gibi Cemal Süreya şiirlerinin Hakan Gerçek yorumuyla birleşip tüyleri diken diken eden bir Tiyatro-Dinleti. O kadar büyük bir değer yüklemişim ki her saniyesine, kolumu bile kıpırdamadan izlemişim. Bittiğinde her yerimin tutulmasından anladım. Yorum yapmanın haddime düşmediği bir noktadayız. Şöyle ki: 


Üstü Kalsın-Hakan Gerçek


   3 gün geçti. Beklenen diğer güzellik. Ezginin Günlüğü. Bende sıfat yok bu konseri tanımlayacak.

Şimdilik etkinlik takvimimizin dolan sayfaları bu şekilde efendim. yeni sayfaları dolduracak bir kısa film festivali bir de kampüste caz konseri var. Kumbara derslerimin izin verdiği sürece dolmakta.
04.00
Uyku an itibariyle acıbadem kurabiyesiyle bile kıyaslanamayacak kadar tatlı.

Yasemin kokusunu andırıyor.

Ben kendimi kandıramıyorum daha fazla çağdaşlar.
Pes!
Nokta niyetine The Do.

http://www.resetmagazine.net/resetsayi26/insan/the_do.html



10 Eylül 2014 Çarşamba

En Öz Eleştiridir Okuduğun


Bu bir öz eleştiridir. Tek bir iyi özellik bulamazsın. Uyarıyorum. 


Alınganım kabul. Karşımdaki zahmet olmasın diye istemez ikramımı, ben sevmedi diye almadı derim. Bir lafı bine böler her bi parçası için ayrı ayrı dertlenirim. Birine sinirlenir, küser sonra da barışırım ama karşımdakinin haberi olmadan yaparım bunu. Öyle ki uzmanım. Buzlarımı eritmeye bi gülüş yeter. Kavga etsem bir saate kapındadır özürüm. 

Kıskancım. En büyük afetlerimdir zaten kendileri ; kıskançlık ve alınganlık. Açarsam bu konuyu, arkadaş kaybına yol açabilirim. Öz eleştirinin dozajı iyi bilinmeli. 

Pimpirikliyim. Geleceği gereğinden fazla düşünürüm. Ne anlar ne hatıralar kaybetmişimdir kim bilir sırf bu yüzden. Gelecek gelecek. Sen düşünsen de düşünmesen de. Gel bir de bana anlat bunu. Orta okulda üniversite sınavı sancısı çeken bir çocuğa ilerisi için dertlenme diyebilir misin? Bir hafta öncesinden beynimi kemiren öyle saçma sıkıntılarım var ki benim. Duysan gülersin. Gamsız olmak pembe panjurlu evim. Hayalim. Gamsız insan kimseyi önemsemez. Gamsız insan geleceği düşünmez. Onun olayı kendisidir. Kendi dışındaki dünyadan ona ne! 

Kararsızım. Bazen sırf karar aşamasının stresinden kurtulmak için saçma kararlar veririm benim için kötü olacağını bile bile. 

Geçmişiyle yaşayan yaşlı bi kadın gibi işler kafam. Gelecekle olan bağım kadar sağlam bir bağım daha var. Onun da bir ucu geçmişime bağlı. Anılarla değil anılarda yaşarım bazen. O yüzden zor vazgeçirim hatıralarımın başrollerinden kimi zaman jönlerinden. 

Kimseye değerinden fazla yüz verdim demem. Kim bilir ki kimin kaç para ettiğini? Ne severiz fiyat tahminini, olur olmaz paha biçmeyi. Sevmişimdir değer vermişimdir. Olumsuz sonuçlanan arkadaşlıkların ya da ilişkilerin arkasından anılara çamur bulaştırmak niye? Hatıraların tozu alınmalı belirli sıklıklarla. Ama o tozun altındaki anının parlaklığına kaptırmamak lazım kendini benim gibi. Parlar, hatırlatır, gülümsetir. Ama bitmiştir. Bana birinin bunu anlatması şart. Geçmişle aramdaki bağın halat yerine dikiş ipliğine dönüşmesi lazım. 

Nefret etmek fiilini sık sık kullananlardan nefret ederim. Ne ironik! Yerinde kullanınırsa bir duygunun dışa vurumudur nefret. Fazlasıyla da kişilik bozukluğuna yol açar. Ben sorunluyum sinyali verir karşı tarafa. 
Nerede duyduğumu hatırlamıyorum ama aklımdan hiç çıkmayan bir söz var. "Çevrendeki herkes pislikse belki de asıl pislik sensindir." Nefret ettiklerin fazlaysa mesela, belki de asıl nefretin kendinedir. 

Benden bu kadar. Öz eleştirinin dozajı demiştik, ayarlamak lazım.  Hatalarını bilmek güzel. Kabullenerek, düzeltmeye çabalayarak. Ne demiş Ludwig Van Beethoven: " Çekilmez biriyim ama Tanrının beni böyle yarattığını düşünerek teselli buluyorum." 
Evet yaratılış gereği çekilmez olabiliriz ama aynı zamanda yaratılışımız gereği paylaşmayı, sevmeyi, sevilmeyi bilmiyoruz. Bırakalım böyle mi devam etsin? Beethoven eksini buldum master! 

Kabullenmek basit. Kolaysa gel bir de değiştir! Değişir her şey. Yetmiş yaşla yedi yaş arasında 63 sene vardır. Senelerle çabalar bir araya gelsin bi'. Neler olur neler! 

2 Eylül 2014 Salı

Yaz Tatilinin Kelimeleri

Bu yaz tatilinin ana başlığı ''Oku'' alt başlıklarından biri ''Modern Klasikler'' diğeri de''Şiir'' olsun. İş Bankası Yayınları'nın Modern Klasikler Serisi çok ilgimi çekti. Klasik okumaktan pek hoşlanmayan biri olarak adında klasik kelimesini de barındıran, kolay akan, ilgi çekici ve betimlemesi az bu seri bana bal gibi geldi. Her ne kadar seriye birinci kitapla başlayıp sırasıyla gitmek istesem de -bu yayının bir eksiği olarak-bir türlü tüm serinin sıralı halini bulamadım. Birinci kitap olan Sineklerin Tanrısı'ndan sonra sıralamaya en yakın bulduğum 3 numaralı Anthony Burgess'ın Otomatik Portakalı'nı okudum. Çok merak ettiğim bir kitaptı zaten Otomatik Portakal. Kitaptan fazla Kubrick yapımı filmiyle ünlenen bu yapıtı en kısa haliyle özetlemek gerekirse aşağıdaki linkte sonunu eksik de yazmış olsa da arkadaşın özetinin yararı dokunabilir.







Kitabı bitirdikten sonra filmini de izleyeyim dedim. Beethoven detayları kitapta da dikkat çekiyordu, bunu bir de film de işiterek yaşamak ayrı bir zevkti. Ama ikisi arasındaki dev farka bir anlam veremedim.

Filmin sonu Alex’in iyileşmesi ile bitiyor ama gerçek anlamda “iyi”leşiyor mu orası Kubrick’in bilmecelerinden biri. Dönemin iktidar karşıtı politikacıları halka bu tedavinin yani deneyin yanlış olduğunu açıklamaya çalışıyor ve hastaneye yattıktan sonra uygulanan tedaviyle Alex deney önceki haline dönüyor. Dikkat ederseniz o cümle de sinsi bir bakışla söyleniyor finalde. Filmin finali bu. Bir de kitabın finali var. Anthony Burgess’ın Otomatik Portakal’ı ile Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal’ı arasında dağlar kadar fark var. Gerek finali olsun gerek kitapta olmayan Kubrick’in eserleri olan illuminati içerikli mesajlar olsun. Film afişi bile bazı şeyleri anlatmaya yetiyor. Finale gelirsek kitapta Alex hastane tedavisinden sonra eski “kötü” haline dönüyor ve eski çetesinden arkadaşına rastladığında onun aile kurduğunu görüp özeniyor. İşte o an yeşeriyor içindeki iyilik tohumları. Yani sonuç olarak Alex deney gibi dışsal bir baskı olmadan içinden gelen bir hisle iyileşiyor. Film kitaptan bu kadar farklıyken Kubrick yorumunun bu kadar övülmesinin nedeni nedir ben hala anlamış değilim. Yazar filminin sonundan memnun kalır mıydı izleseydi, bu da bir Kubrick bilmecesi.

Sineklerin Tanrısı. Hikayesi bize o kadar yakın ki. İki sandalyeyi birleştirip üzerine çarşaf gererek yaptığımız evlerden, kurduğumuz hakimiyetlerden, kurucu olmak için yaptığımız kavgalara uzak değil. Uçakları adaya düşen çocukların kurdukları küçük ülkeyi ve bu ülkeyi hükmetmek için birbirlerine verdikleri savaşı anlatan kitap, çocukların da şartlar gerektirdiğinde o saf benliklerinden farklılaşıp vahşileşebileceğini anlatıyor. Çocuk dediğimizde aklımıza sadece çizgi film izleyip süt içen küçük adamlar kadınlar gelmesin, bir çocuk bir domuzun başını kesip kazığa saplayacak kadar benliğinden uzaklaşabilir.Uçakla ıssız bir adaya düşmeyedursun. Filmini de incelemek isteyenlere:



Klasik müzik devleriyle dolu bir cennet Mozart'ın ölümünün iki yüzüncü senesini anıyor. Kitap aslında 3 bölümden oluşuyor. Anma töreni için orada bulunan devlerin birbirleriyle bazen tartışma bazen övgü dolu konuşmaları, Mozart'ın hayatınından ilham alınarak hazırlanmış Opera Buffa (komik opera) ve Anthony Burgess'ın adı ve soyadını birbiri ile konuşturduğu ilginç bölüm.Her paragrafından yaratıcık akan bu kitap Anthony Burgess'ın klasik müzik hakkında derin bir bilgiye sahip olduğunu gösteriyor.Zaten araştırdığımda Burgess'ın kendisini ''Roman yazan Müzisyen'' olarak tanımladığını gördüm. Mozart,Beethoven,Mendelssohn,Wagner,Prokofiyev, Bliss gibi ünlü kompozitörlerin hayatı hakkında yeterli bilginiz yoksa edinip öyle okumanızı tavsiye ederim. Sadece Mozart ile ilgili Amadeus ve Beethoven ile ilgili de Copying Beethoven filmini izleyen biri olarak kitapta bazı yerleri kaçırdım. Öncesinde küçük bir araştırma yapılarak okunabilecek alışılmışın dışında bir kitap.


Edgar Allan Poe'yu Kuzgun şiiriyle biliriz hepimiz. Şiirlerinde olduğu kadar öyküleriyle de ün yapmış yazarın kitaplarına bir yerden başlayayım dedim. Kuyu ve Sarkaç'ın anlatılacak bir içeriği yok. Kitap birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyor. Öykü severler okumuştur zaten, önermeme ne hacet.




Cemal Süreya demek Tilbe demek. Oda arkadaşımın Süreya'ya karşı çok farklı bir hayranlığı var ki hayran olunmayacak bir şair de değil. Ben de 4 şiirinin çok önemli bir yeri var. Biri kitaba adını da veren "Üvercinka" diğeri "Önceleyin","San", dördüncüsünün adı da bende kalsın.




Stefan Zweig'ın Satranç adlı kitabını çok duymuştum. Ama kalemine başlamak Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ile oldu. İyi ki de bununla oldu. Ortamın verdiği huzurla mı yoksa kitabın akıcılığıyla mı bilmiyorum kitap başlar başlamaz içine çekti beni. Belki de platonik temalı aşkı işlediği içindir. ''Sana, beni asla tanımamış olan sana'' diye başlar mektup. Bir solukta okunabilecek, aşkın sınırlarını anlatan, algıları zorlayan bir Zweig eseri.




Hazırlık senemde çok sevdiğim bir abim sayesinde kitap fuarında çalışma gibi bir imkanım oldu. İlk iş tecrübem ve gerçekleştiği yer bir kitap fuarı! Şimdi ne kadar teşekkür etsem azdır Burak abiye. Hem bana böyle bir imkan verdiği için hem de güzel insanlarla tanışmama vesile olduğu için. tanıştığım güzel insanlardan biri olan Okan abi Sinan Meydan'ın kitap ayracının içine Sinan Meydan 'ın kızının boya kalemiyle bir şiir yazdı bir gün. 

Oruç Aruoba ile tanışmama aracı olan şiirdir o şiir. Gidip almıştık birlikte kitabı, bir de imzalamıştı ilk sayfasını. 




Güzel anılar biriktirdim o 8 günde. Güzel insanlar da. O güzel insanların en güzel olanı Burak abi. Teşekkür ederim yeniden benim için çok anlamlı olan bu çalışma fırsatı için.





Salkım söğüt buldum evimizin az ilerisindeki parkta. Gittiğimde havanın kararmasına bir saat vardı. Okumaya başladım .Hava karardı devam ettim. Sanki ayarlanmış gibi parkın lambası tam yanındaydı söğüt ağacının. Böyle anlar başımıza hep gelmez. Hayatımın en huzurlu bir saatiydi sanırım. Her ne kadar her gün gitmek istesem de gidebilecek miyim gitsem aynı tadı alabilecek miyim bilmiyorum ama o bir saat Stefan Zweig'nın kitabının ortasındaki sarı bir yaprak olarak kalacak bende.

Bu kitaplar yaz tatilinin fotoğraflarla yansıyan yüzü. Diğer yüzde de bir bu kadar olsa da istediğimden az okudum bu yaz. Kışın hayalini kurduğumdan.

   Kışın ne günahı var. Kışları da yazları da bol kelimeli geçirmemiz dileğiyle.
İyi Okumalar!

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Oyun

  Tanıyalım tanımayalım hepimiz birbirimizin,
Yol ayrımlarındaki tabelalarıyız.
Yumuşak uçlu kurşun kalemle işaretlenmeyi bekleyen şıklarıyız.
Nefesinin karıştığı nefesiz.
Bazen olmak istedikleriyiz bazen olmadıkları için şükrettikleri. 
Sevdikleriyiz, nefret ettikleri, varlığından bihaber oldukları. 
İki kişinin tanışmaması birbirlerinin hayatlarına dokunmadıkları anlamına gelmez. Yabancı saydıklarımız değiştiremez mi hayatlarımızı?
Mesela tanışmadığımız birinin başarısına imrenerek yol ayrımında o hevese kırarız direksiyonumuzu,hayatımız değişir. 
Ya da tanımadığımız birinin doğru şıkkıyızdır, işlemler yapıp bize ulaşmasını bekleriz kurşun kaleme hasret. 

  Hepimiz kendi hayatlarımızın başrolleriyiz. Tanıyıp tanımadığımız herkes de bu oyunun figüranları. Ne bir kişi eksik ne bir kişi fazla. Tepeleme. Tam kararında. Oyundaysak kuralına göre oynuyoruz. Nefeslerimiz birbirine karışacak! İlginç değil mi? Hepimizin senaryosu farklı ama bir o kadar da aynı. Aynı sahnede milyonlarca oyun oynuyoruz aynı süre içinde. Bazılarımızın çabuk bitiyor oyunu, alkışlarla uğurluyoruz gerçek hayatlarına. 

  Six Feet Under 2. sezon 5.bölüm: The Invisible Woman. Adından da anlaşıldığı gibi "görünmez" kelimesini adının önüne alabilecek kadar yalnız birinden bahsediliyor bölümde. Kahvaltı yaparken boğazına mısır gevreği takılarak ölen, cesedi bir hafta sonra bulunan bir kadın. Cenaze işlemlerini ölmeden önce planlayacak kadar 'tek'. Tabutuna, cenazesinde çalınacak şarkıya, konuşma yapacak rahibe kadar. Ama şöyle bir sorun var ki kadın tepeden tırnağa yalnız. Bu yüzden cenaze boş bir salonda yapılıyor. Ne ailesine ne dostlarına ne de bir tanıdığına ulaşabiliyor cenaze koordinatörü. En sonunda cenaze evinin sahibi olan aile törende ailesi gibi yas tutuyor. Kadına acıyorsun bölüm boyu. Boş görüyorsun kadının 40 küsür senesini. Niye yaşadı ki yalnız ölecekse diyorsun. Ama rahibin konuşmasına kadar. Belki çok basit, etkisi hafif olan bir konuşma ama benim için anlamı büyük.

"-Emily Previn'in yasını tutmak için toplandık. Emily Previn'i tanımazdım. Az kişinin tanıdığını zannediyorum. İnsanlar başkalarının hayatlarına dokunmadan yaşanılan hayatların anlamsız olduğunu düşünebilir. Ama böyle düşünmek ukalalık olur. Her hayat bir katkıdır. Sadece bunu şu an görmüyor olabiliriz. Emily Previn ile ölümünde de olsa tanıştığım için memnunum. Her insan hayatımıza bir sebeple girer ve bizim sorumluluğumuz öğretmek zorunda oldukları şeyleri öğrenmektir."
  Kimse boşuna girmedi hayatımıza. Herkesin bir görevi vardı. Yeni ayrıldığın üç yıllık sevgilinin sana kattıkları sadece gözyaşının erittiği mendiller veya kabarık telefon faturaları değil. Çok sevdiğin dedenin hayatında bıraktığı tek iz babana miras bıraktığı lüks yazlık da değil. Belki de sırf durakta düşürdüğün paranı vermek için kendi evine zıt tarafa gittiği halde senin bindiğin otobüse binen 12 yaşındaki çocuk sana daha çok şey kattı 12 senelik arkadaşından. Ya da tamamen değiştirdi hayatını. O parayı ulaştırman gereken yer son şansını verdi belki de sana. Kelebek etkisi mi diyorlardı buna? Ben inanmıyorum bir insan kulu da o büyük sahneye izini bırakmasın. Ne yalnız ölen kişi boş geçirmiştir ömrünü ne de cenazesi dolup taşan ünlünün hayatı cenazesi kadar doludur. Bıraktığımız iz durakta da kalmış olabilir, icatlar ansiklopedisinde de. 
  
  Yeter ki koca sahneye kavgasız gürültüsüz birbirimizin oyunlarına dokunarak sığışabilelim. Başrollerimizi hakkıyla icra edebilelim perdeler kapanana kadar. 

 Keyifli oyunlar hepimize!

18 Nisan 2014 Cuma

Biz Bir Büyüdük


Biz bir büyüdük anlatamam.''Büyüdük'' diyebilecek kadar büyüdük.
Yaş alıp yaşlanmayacağımız çağımızın son demlerini yaşamaktayız çağdaşlarımla.
.
Elimde kolumda hatta boğazımda tonlarca ağırlıktaki üç koca valizle hiç bilmediğim şehrin havalimanında adını ilk defa duyduğum banliyö trenini ararken valizimin bozulan tekerleğiyle bir yaş aldım. Sonra bana yardım eden benden üç yaş küçük İzmirli bir kıza verdim o yaşı. Çünkü 18'in altındaysak genelde meraklıyızdır reşit olmaya.
Sonra tamamıyla farklı üç cadımla aynı odayı paylaşırken, uyum sağlamaya, tanımaya, anlaşmaya çalışırken çöktüm. Kahkahası, sohbeti, sabahlaması, paylaşımı bol günlerle dirildim.
Kart oyunları öğrendim, tavlada gezegenler keşfettim.
Dost adaylarımın niyetlerini anlamanın, Dost Kazığı oynamak kadar kolay olmadığını gördüm.
Blöfün tillahını deneyimledim.
.
Kahve konusunda bi' Vedat Milor oldum. İstemsiz bir şekilde o kuş parmağı havalanmaya başladı envai çeşit kahve denerken.
Çayı şekersiz içmeye başladım aslında çay içmeye başladım çünkü büyüdüm.
.
Oy verdim. Kötünün iyisine dedim ''Evet''i , yarım ağızla.
.
Ailemi özledim, çok özledim.
.
İzleyebildiğim kadar film izledim. Oscar bahislerine girdim. Yirmide on altıyla galip geldim. 
Müzik de tarz aradım. Tonlarca az bilinmiş grup tattım. Kulaklarımdan notalar akana kadar dinledim.Ama The Beatles ve Manço'nun üstünü bulamadım.
.
Çağdaşlarım da ortalama benim gibi yaşadı bu seneyi. Benden fazla ama eksik değil. Sevenler, sevilenler, sevmiş gibi yapanlar, kocaman kavgalar yaşayanlar, içli içli ufacık ağlayanlar, üniversiteli ruhuna kendilerini aşırı kaptıranlar, ergenlikten kurtulamayanlar, lisenin tıraş yasağına karşı bu sene öc almak duygusuyla yanıp tutuşan Gandalf'lar, saçlarını kızıla boyamayınca büyüdüğünü hissedemeyen çilsiz kızlar, yegane amaçları erkeklerden önde olmak olan ve bu amaç uğruna topukluyu silah edinen sözde feministler, ağız dolusuyla vize, final, büt kelimelerini kullanan yeni yetme üniversiteliler, en önemlisi de ehliyet fotoğraflarını gözümüze sokan potansiyel trafik canavarları.
.
Diyorum ya biz bir büyüdük anlatamam.
Büyürken bazı şeyleri yanımıza almayı unuttuk. Saflığımızı mesela. Hayal kurmayı, paylaşma alışkanlığımızı, korkularımızı utanmadan belli etmeyi en önemlisi de önyargısız sevmeyi. Neler unutacağız daha kim bilir.
En az hasarla yaş almamız umuduyla. 
Mum sayısı gurur olsun bize, hüzün vermek yerine. 
Her yeni gün iyi ki doğalım.
İyi ki var olalım.
  
.

21 Mart 2014 Cuma

Bir Saat

   Average human aşktan yazdı. Bak bak şenliğe bak. En acemi olduğu konuda bilirkişiyi oynadı. O huysuz his için bilmiş bilmiş yazdı sabahın 6'sında  İzmir'de. Bunu yazmak için niye bu zamanı seçti? İşte o da işin büyüsü.

   Niye üç sabahtır bu saatte uyanıp güneşe ebelik yapmadan uyuyamıyorum? Neden üç sabahtır burnuma yasemin kokusu geliyor?  

   Hemen küçük bir bilmişlik yapmam lazım bir saniye; Tarih boyunca evrenin ana maddesi su diyen filozof amca Thales halt etmiş. Evrenin kaynağı yani arkhesi yasemin kokusudur, o kadar!

    Şimdi gelelim yaseminin ana maddesi olduğu koca evrenimizin en kalıba sığmayan tanımı yapılamayan huysuz ve tatlı duygusuna. 

   Aşkta tecrübe, aşkın huysuz tarafını mı tatlı tarafını mı oluşturuyor çözemedim ama her tecrübe gelecek için göze inen bir perde, önyargı kumbarasına atılan güven kırıcı 'bozukluk'lar bana göre. Bir limiti var kumbaranın, kocamaan da olsa. Kilidini de bulamadın mı parçalamak zorundasın. 

   Kum saati düşün. Yeni çevrilmiş. Üstte yaşanmışlıkların var çoğunluktaki kısımda. Altta da geleceğin. Üstteki kum taneleri çok olduğunda aşağıdakiler o kadar azsa-acemiysen aşkta-halinden memnun ol. 

   Kafama takılan bir soru var çağdaşım. Aşk karşındakinin gülümseyişine, gözlerinin tam içine bakışına, adını söylerken ses tonuna mı bağlanmaktır yoksa düşünceleri, kişiliği, doğruyu yanlıştan ayıran çizgisi, sana hitap biçimi, kelimeleriyle verdiği huzur, kurdurduğu hayallere mi tutulmaktır? Ben bu soruyu kime sorduysam bolca tavana bakmalı, bolca ' Iııı 'lı illa ki iki görüşlü cevaplar aldım. Biri de çıkıp şudur diye kesin bir şey söylemedi. Bir arkadaşım sadece fotoğrafını görüp ben bu kadınla evleneceğim diyen ve evlenenen dayısından bahsetti. Bir arkadaşım ilk kez gözlerinin içine baktığında kendini boyut değiştirmiş gibi  hissettiği aşkını anlattı. Ben çıkamadım vallahi bu işin içinden. Biri bana tanımını yapsın şu illetin. Tanımı yapana aşık olmayı düşünüyorum. Çelişkiye bak sen. Average human'ın anladığı da bu zaten duygulardan. Kendini bir çözsün ilk o! 
   Başka bir konu da yollar(mış). Aradaki yollar tek engel sanki aşkta. 
Bedenen yakın da olsan kim kime içten o kadar yakın bir o kadar da yalın. Saf his diye bir şey yok zaten. Kimse kimseden saf hisler beklemesin. Az kirlenmiş var. Az kullanılmış var. Safa yakın var. 
  
   Saat 7 oldu. Average human yazmaktan da sevmekten de bağlanmaktan da vazgeçti. Bunun için neden bu zamanı seçti o da işin kara büyüsü. 

   Tamam hoş hisler gülümsetiyorlar ama biz yalnızlar dertsiz tasasız hayatımızdan çok memnunuz. Olmasak da olalım yani. Tehdit edasıyla söyledim haberin olsun yalnız çağdaşım. Rahat batmasın. 

   Uyarı: Bu yazıdaki kişi ve kurumların gerçekle bir ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.  Aşkın anlatıldığı bu uyduruk yazıda gerçeklik somutluk aramayınız. Bi'zahmetiniz. 

.

18 Şubat 2014 Salı

Aç/Kapa

   
   Lafta teknoloji düşmanı,  1800-1900 kafalı ama kaynakları da sonuna kadar kullanan, kendiyle çelişen, gelecekten korkan bir zamane kuluyum ben.  Sevemedim ne cep telefonlarını ne bilgisayar-internet kavramlarını. Sevemedin uzak dur bari, yok olmaz. Ee bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?  

    Neyi sevemedim aslında biliyor musun?  İki kelimeyi,  iki satıra çevirdiler ya hani. Mimikleri, sembollere. Ses tonuymuş duyguymuş hak getire.  Sevimsizleştik, duygusuzlaştık, robotlaştık kısacası. İki laf edemez olduk yüz yüze.  ‘’Yüz yüze?’’ Acaba bakabildik mi yüz yüze? Konu mühim değilse( bize göre) sen anlat ben dinliyorum havasındaydık, telefon elimizde.  

    Çağımızdan nefret ediyorum.
 
    Bir ‘tık ’a sığdırılan ansiklopediler, film arşivleri, her kültürden tarzdan müzikler. Bunlar makyajlı suratımız. Güzel tabi çirkin demiyorum.  Pratik, kullanışlı. Ama internet laneti olmasa da yapılabilecek şeyler.  O ansiklopediler boşuna yazılmamış, sinemalar sadece çiçeği burnunda çifte ‘civciv’lerin cıvıldamaları için açılmamış, müzik enstrümanları  sonkiüçdörtlü kayıtlara alınsın diye bulunmamış. Ama ben ve ‘çağdaş’larım, biz kolayı çok seviyoruz.  Olmamış, kişileşmesine fırsat vermediğimiz karakterlerimiz farklı kimliklerle gayet mutlu. Neyin kafasındayız biz? 

    100 yıl sonra işletim sistemine aşık olan nesillerimiz olacak (bkz: HER) O yüzden korkuyorum gelecekten, teknolojiden.  Teknoloji bizim ruhumuzdan alıyor, aç/kapa düğmeli ne varsa onlara veriyor. Çamaşır makinalarımız bizden daha asıl aşklar yaşayacaklar, korkuyorum.


    Klavyede ‘e’ nerede yavrum bulamadım diyen, burun kemerine yerleştirdiği gözlüğüyle bilgisayara korkarak bakan ninelerimiz dedelerimiz gibi hissettim kendimi.  Ama napayım çağdaşım, sevemedim  teknolojiyi, sanal kumaşlı aşkları.  Aa ne fark ettim bak.  Ben bu yazıyı pek bilgilisayarımla yazmışım.  Sevmiyorum ayağına bugün kaç film izledin , kaç kişiyle sohbet ettin, kaç saat müzik dinledin Büşra?


17 Ocak 2014 Cuma

Nota Dolu Bavulum

      
      Size, hislerinizi  içine koyabileceğiniz  notaların sizi alıp götürebileceği  bir bavul yaptım. Orta boylarda, kırmızı, kilidi bozuk, bol gözlü bir bavul.  Tekerleksiz . Notaların aracı olduğu bir iç yolculukta tekerlere ne hacet zaten.  Ne tamamıyla aşka ne de tamamıyla ölüme ayrılığa odaklı bir yolculuk bu. 
     
     Ben kokuların ve şarkıların ‘’içsel bir ışınlama makinası’’  olduğunu düşünüyorum.  Bir saniye yeterli oluyor tanıdık kokularla şarkılarla geçmişe dönmemize.  Mesela yasemin kokusu mesela  Barış Manço şarkıları.

     Kendi kısa geçmişimin açılış kurdelasını kesiyorum önünüzde.  Uğurlu olsun.

     
     Barış Manço;  çocukluğum , pazar pikniklerim, arabada ezbere söylenen babalı şarkılarım.  Kasetlerimiz vardı : Mançoloji, Müsadenizle Çocuklar bir de Japonya’lı bir şey. Barış Manço küçük çocukların öne oturması yasak dedi diye ön koltuğa oturmadığımı biliyorum. Sözlerini öyle ciddiye alırdım. Aynı ciddiyetle de ezberlemeye çalışırdım şarkılarını.  

    En derine hitap eden,  en hızlı ışınlayan Manço şarkısını paylaşayım.



     Michael Kiwanuka. İki yazımı birlikte geçirdiğim esmer arkadaş.  Senfonik uyuşturucum.  Tek başıma yaşamaya alışmaya çalışırken de yardımcı oluyor ‘’Home again’’ ile. Pek şarkısı yok ama olanlar yüksek dozlu.  



The Lumineers, hem herkesin duymasını istediğim hem de bencillik damarımın tutup sadece benim olsun, bana çalsınlar diye içimden geçirdiğim bir kız iki erkekli hayatımın her döneminde yanımda olan cici grup. Bir kez dinleyip de sevmemek mümkün mü? En bilindik şarkısı olan Ho Hey de illa ki duyulmuştur bir yerden.

  

''Terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi'' Aşkın en saf tanımıdır herhalde. Hayatımda eksik bir şeyin olduğuna beni ikna edişiyle hayatımın bir kısmının fon müziğiydi Ezginin Günlüğü şarkıları. 




Ben de akranlarım gibi CD alışkanlığı olmayan Youtube, Fizy, Deezers dinleyicilerindenim. Nat King Cole ki benim bu özelliğime mola verdirtti , D&R'dan albümünü aldırttı. Üstüne bir de orta halli bir pikap satın aldırttı. 50'lerde 60'larda yaşasaydım keşke dedirtti. Çok sevdirtti çok dinletti kendini kısacası .




                        
(an excerpt from ''Istanbul'' )


Retro tarzıyla, küçükken okulda dışlanmış kilolu hırçın bir ergeni anımsatan tavrıyla saçının tellerine kadar yetenek kaplı kadın: Elle King. 
Ey Mad Men, keşke introların kadar unutulmaz bir dizi olsaydın! 



Eskilerden, yenilerden, her telden geçmişimin kalan notaları  da bunlar:




                          


                                                   
                                                                                                 
                                                                              


                                                           


                                                    
                     ( 20 Mart konseri kısa çaplı hayalim. Bir umut.)

                                        (Yaz şarkılarının en Aslı)





                      ( Defalarca dinlesem de sıkılmam bu şarkıdan.)

                                                          
       ( Ben bu şarkıya gurbettekilerin ninnisi diyorum, Miray da Jeff Buckley'e aşkın sesi.) 

   Kırmızı tekerleksiz bavulumun görünen kısmıydı bunlar.
            Daha ne notalar geçecek hayatımdan