24 Kasım 2014 Pazartesi

Yok mudur bir dil dahisi?

Bir tane yardımsever istiyorum, üşengeç kelimesinin zıt anlamlısını söyleyebilecek?
İlginçtir, biz bulamadık birkaç çağdaş. Bir el at!

2 Kasım 2014 Pazar

Uyyyku.



   Bu gece uyumamaya kararlıyım. 

   Önüne milyonlarca sıfat yakışır bu gecenin. 


   Bu gece geçmişim dakikası dakikasına uymayan bozuk bir klima. Öyle bir soğuk ki üflediği, içim ürperiyor. Nasıl anlatsam. Oyuk var içimde, beş sene önce açılan. Her koca sene üzerine toprak atıyorum oyuğun. Bir gece geliyor geçmiş geçmişliğini yapıyor, tüm gücüyle soğuk havasını üfleyince ne toz kalıyor ne toprak. Aynı geçmiş sıcağıyla da soğumuş acılarımı ısıtıp, önüme koyuyor. Bu gece dikkatli bakarsanız ortalığa saçılan teselli parçacıklarını çıplak gözle görebilirsiniz. Göz ve ruh sağlığınız için pembe gözlüklerinizi takmanızı öneririm.


   Bu normalden uzak gecede her saat başı yazılabilecek bir şey vardır. Var mıdır? Deneyelim.


00.00

   Aa zar-pul sesi kesildi. Bir sabah uyanıp Küçükpark'ta yorgan satmaya karar verdiğini düşündüğüm bozacı çakması yorgancı bu geceyi de yanlış pazarlamanın kurbanı olarak bitirdi. Derbi taraftarları dağıldı. Sarhoş kavgası da yok. Küçükpark girdi pazartesi sendromuna kesin. Ders saatleri sağ olsun, sendromumu çarşamba gününe aldırdım ben. 

   Araştırmacı gazeteci oda arkadaşım takmış kırmızı gözlüklerini bir buçuk saattir masa başında, hafta sonları çalıştığı gazetenin özel haberi için uğraşıyor. 2. sınıfta mesleğini yapabilen şanslı mekteplilerden o. Öyle bir imkanım olmasını isterdim ama şu anki biyoloji ve mühendislik bilgim beni yarı yolda bırakacak kadar bile ilerletemez. Zamanı gelir elbet. Bu arada odamız çok yönlü bizim. Bir iletişimci bir mühendis adayı. Bol kelimeli bol işlemli. Başucu sehpamızın bir köşesini Stephen Hawking çeker, diğerini Karl Marx. Ne öğrendiysen oda arkadaşınla paylaşmak zorundasın. Bir gün kapıdan ''Tamam karar verdim. Marksistim ben.'' der. Tüm gün derste işlediklerini anlatır hevesle. Ben de kahrolurum tabi o sırada sözel bir bölümde okumadığım için. Bana gelince hücre zarının mozaik yapısının çok ilgi çekici olmadığını bildiğimden öğrendiğim paradoksları yarım yamalak sıralarım. Bir keresinde Murphy Kanunlarından bahsetmiştim de ''Tereyağlı Kedi Paradoksu'' ile ne dalga geçmiştik. Dalga geçilmeyecek gibi değil ki. Merak edenlere:


 Tereyağlı Kedi Paradoksu


   Öyle bir oda yani bizimkisi. Bir paragrafla anlatılmaz T.S(20). Biliyorum ünlü gazetecinin yurt yaşamını deli gibi merak ediyorsunuz ama hayran kitlesinden özür dileyerek yeni saatin açılışını yapıyorum.


02.05 

   Gecikmeli yayınımın tüm sorumlusu sohbeti bal oda arkadaşımdır,bilgilerinize... Gecenin anlamı büyük olduğu için gece sohbeti de arttı orantılı olarak. 5 sene önce bugün bu gece kaybettiğim büyük adamla, hayatımdaki güçlü kadın imajı annemin nasıl tanıştıklarından, ölümden, özlemden, aileden her şeyden konuştuk. Tilbe'ye göre güçlüymüşüm ben. Neden öyle hissetmiyorum acaba kendimi? 
İnanmayı ve öyle hissetmeyi çok istediğimi farkettim biraz önce. Geçen sene bugünden bu seneye kadar olan sürede içimdeki mumlardan birkaçının daha söndüğünü düşünüyorum. Aferin. Güçlü ben. Şunu atlıyoruz. Güçlü olmayı ben seçmedim, güçlü olmak alışmak zorunda olduğum bir şey. Zamanın getirdiği ve bazı şeyleri de götürdüğü bir eylem. Yaşamla uyum ne ilginç bir kavram. Bazen öyle yavaş geçiyor zaman, uyuşuyoruz, uyuyoruz. Bazen karar vermemiz gerekiyor, seçenekler üzerine düşünmeden uyduruyoruz. Uyyy... Uyku önemli! Sabahlamak gibi küçük hedefleri olan idealist bir blogger varmış, uykusu gelen. Saat dörtleri görebilir miyim diye düşünüyormuş. Sonunu düşünen kahraman olamaz! 

03.01

   Ve yeni saat. Konu konuyu açılmalı ki bu idealist blogger amacına ulaşsın. Aslında şimdi bahsedeceğim şeyi ayrı bir yazı olarak paylaşmayı düşünüyordum ama yeri gelmişken uykuyla olan savaşımda yardımcı olsun. 

   Bu seneye başlarken kendime söz verdim. Öyle bir yaşa ki dedim kendime geri döndüğünde karşında kocaman bir boşluk yerine gülümseten küçük küçük anıların olsun. Anılar birleşsin, o boşluğu yutsun! Bugünün de üzerine içilen bir bardak su olsun.Küçük anılar biriktirmeye Filmekimi ile başladım. Tamamınına katılmayı çok istesem de buna ne ders saatleri ne de maddi imkanlar elverdi. Ama 5 günde her gün hiç olmazsa bir filme gitmeyi hedefledim. Yeri geldi arkadaşlarımı amacım uğruna sürükledim yeri geldi tek başına sinemanın tadına bakayım dedim. 


   Çağdaşlar! Whisplash, Kök(I origins) ve Jersey Boys. Bu üç filmi yazın bir kenara. Canınız bilim kurgu isterse evreni sorgulayayım bir derseniz Kök'ü, 2015 Oscar'ın müstakbel en iyi erkek oyuncusunu izleyeyim yanına biraz da motivasyon fena olmaz diyorsanız Whiplash, Efsaneden efsane eğlenceli bir film arıyorsanız da Clint Eastwood filmi Jersey Boys'u açarsınız. Üçü de bayılma garantilidir.


Kısacası Filmekimi anılar kumbarasına fazlasıyla layık harika bir 5 gündü. Devamını oda arkadaşımla birlikte uğruna bir ay öncesinden para biriktirmeye başladığımız birbirinden unutulmaz iki etkinlikle getirdik. İlki ''Üstü Kalsın''. Adından da anlaşıldığı gibi Cemal Süreya şiirlerinin Hakan Gerçek yorumuyla birleşip tüyleri diken diken eden bir Tiyatro-Dinleti. O kadar büyük bir değer yüklemişim ki her saniyesine, kolumu bile kıpırdamadan izlemişim. Bittiğinde her yerimin tutulmasından anladım. Yorum yapmanın haddime düşmediği bir noktadayız. Şöyle ki: 


Üstü Kalsın-Hakan Gerçek


   3 gün geçti. Beklenen diğer güzellik. Ezginin Günlüğü. Bende sıfat yok bu konseri tanımlayacak.

Şimdilik etkinlik takvimimizin dolan sayfaları bu şekilde efendim. yeni sayfaları dolduracak bir kısa film festivali bir de kampüste caz konseri var. Kumbara derslerimin izin verdiği sürece dolmakta.
04.00
Uyku an itibariyle acıbadem kurabiyesiyle bile kıyaslanamayacak kadar tatlı.

Yasemin kokusunu andırıyor.

Ben kendimi kandıramıyorum daha fazla çağdaşlar.
Pes!
Nokta niyetine The Do.

http://www.resetmagazine.net/resetsayi26/insan/the_do.html



10 Eylül 2014 Çarşamba

En Öz Eleştiridir Okuduğun


Bu bir öz eleştiridir. Tek bir iyi özellik bulamazsın. Uyarıyorum. 


Alınganım kabul. Karşımdaki zahmet olmasın diye istemez ikramımı, ben sevmedi diye almadı derim. Bir lafı bine böler her bi parçası için ayrı ayrı dertlenirim. Birine sinirlenir, küser sonra da barışırım ama karşımdakinin haberi olmadan yaparım bunu. Öyle ki uzmanım. Buzlarımı eritmeye bi gülüş yeter. Kavga etsem bir saate kapındadır özürüm. 

Kıskancım. En büyük afetlerimdir zaten kendileri ; kıskançlık ve alınganlık. Açarsam bu konuyu, arkadaş kaybına yol açabilirim. Öz eleştirinin dozajı iyi bilinmeli. 

Pimpirikliyim. Geleceği gereğinden fazla düşünürüm. Ne anlar ne hatıralar kaybetmişimdir kim bilir sırf bu yüzden. Gelecek gelecek. Sen düşünsen de düşünmesen de. Gel bir de bana anlat bunu. Orta okulda üniversite sınavı sancısı çeken bir çocuğa ilerisi için dertlenme diyebilir misin? Bir hafta öncesinden beynimi kemiren öyle saçma sıkıntılarım var ki benim. Duysan gülersin. Gamsız olmak pembe panjurlu evim. Hayalim. Gamsız insan kimseyi önemsemez. Gamsız insan geleceği düşünmez. Onun olayı kendisidir. Kendi dışındaki dünyadan ona ne! 

Kararsızım. Bazen sırf karar aşamasının stresinden kurtulmak için saçma kararlar veririm benim için kötü olacağını bile bile. 

Geçmişiyle yaşayan yaşlı bi kadın gibi işler kafam. Gelecekle olan bağım kadar sağlam bir bağım daha var. Onun da bir ucu geçmişime bağlı. Anılarla değil anılarda yaşarım bazen. O yüzden zor vazgeçirim hatıralarımın başrollerinden kimi zaman jönlerinden. 

Kimseye değerinden fazla yüz verdim demem. Kim bilir ki kimin kaç para ettiğini? Ne severiz fiyat tahminini, olur olmaz paha biçmeyi. Sevmişimdir değer vermişimdir. Olumsuz sonuçlanan arkadaşlıkların ya da ilişkilerin arkasından anılara çamur bulaştırmak niye? Hatıraların tozu alınmalı belirli sıklıklarla. Ama o tozun altındaki anının parlaklığına kaptırmamak lazım kendini benim gibi. Parlar, hatırlatır, gülümsetir. Ama bitmiştir. Bana birinin bunu anlatması şart. Geçmişle aramdaki bağın halat yerine dikiş ipliğine dönüşmesi lazım. 

Nefret etmek fiilini sık sık kullananlardan nefret ederim. Ne ironik! Yerinde kullanınırsa bir duygunun dışa vurumudur nefret. Fazlasıyla da kişilik bozukluğuna yol açar. Ben sorunluyum sinyali verir karşı tarafa. 
Nerede duyduğumu hatırlamıyorum ama aklımdan hiç çıkmayan bir söz var. "Çevrendeki herkes pislikse belki de asıl pislik sensindir." Nefret ettiklerin fazlaysa mesela, belki de asıl nefretin kendinedir. 

Benden bu kadar. Öz eleştirinin dozajı demiştik, ayarlamak lazım.  Hatalarını bilmek güzel. Kabullenerek, düzeltmeye çabalayarak. Ne demiş Ludwig Van Beethoven: " Çekilmez biriyim ama Tanrının beni böyle yarattığını düşünerek teselli buluyorum." 
Evet yaratılış gereği çekilmez olabiliriz ama aynı zamanda yaratılışımız gereği paylaşmayı, sevmeyi, sevilmeyi bilmiyoruz. Bırakalım böyle mi devam etsin? Beethoven eksini buldum master! 

Kabullenmek basit. Kolaysa gel bir de değiştir! Değişir her şey. Yetmiş yaşla yedi yaş arasında 63 sene vardır. Senelerle çabalar bir araya gelsin bi'. Neler olur neler! 

2 Eylül 2014 Salı

Yaz Tatilinin Kelimeleri

Bu yaz tatilinin ana başlığı ''Oku'' alt başlıklarından biri ''Modern Klasikler'' diğeri de''Şiir'' olsun. İş Bankası Yayınları'nın Modern Klasikler Serisi çok ilgimi çekti. Klasik okumaktan pek hoşlanmayan biri olarak adında klasik kelimesini de barındıran, kolay akan, ilgi çekici ve betimlemesi az bu seri bana bal gibi geldi. Her ne kadar seriye birinci kitapla başlayıp sırasıyla gitmek istesem de -bu yayının bir eksiği olarak-bir türlü tüm serinin sıralı halini bulamadım. Birinci kitap olan Sineklerin Tanrısı'ndan sonra sıralamaya en yakın bulduğum 3 numaralı Anthony Burgess'ın Otomatik Portakalı'nı okudum. Çok merak ettiğim bir kitaptı zaten Otomatik Portakal. Kitaptan fazla Kubrick yapımı filmiyle ünlenen bu yapıtı en kısa haliyle özetlemek gerekirse aşağıdaki linkte sonunu eksik de yazmış olsa da arkadaşın özetinin yararı dokunabilir.







Kitabı bitirdikten sonra filmini de izleyeyim dedim. Beethoven detayları kitapta da dikkat çekiyordu, bunu bir de film de işiterek yaşamak ayrı bir zevkti. Ama ikisi arasındaki dev farka bir anlam veremedim.

Filmin sonu Alex’in iyileşmesi ile bitiyor ama gerçek anlamda “iyi”leşiyor mu orası Kubrick’in bilmecelerinden biri. Dönemin iktidar karşıtı politikacıları halka bu tedavinin yani deneyin yanlış olduğunu açıklamaya çalışıyor ve hastaneye yattıktan sonra uygulanan tedaviyle Alex deney önceki haline dönüyor. Dikkat ederseniz o cümle de sinsi bir bakışla söyleniyor finalde. Filmin finali bu. Bir de kitabın finali var. Anthony Burgess’ın Otomatik Portakal’ı ile Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal’ı arasında dağlar kadar fark var. Gerek finali olsun gerek kitapta olmayan Kubrick’in eserleri olan illuminati içerikli mesajlar olsun. Film afişi bile bazı şeyleri anlatmaya yetiyor. Finale gelirsek kitapta Alex hastane tedavisinden sonra eski “kötü” haline dönüyor ve eski çetesinden arkadaşına rastladığında onun aile kurduğunu görüp özeniyor. İşte o an yeşeriyor içindeki iyilik tohumları. Yani sonuç olarak Alex deney gibi dışsal bir baskı olmadan içinden gelen bir hisle iyileşiyor. Film kitaptan bu kadar farklıyken Kubrick yorumunun bu kadar övülmesinin nedeni nedir ben hala anlamış değilim. Yazar filminin sonundan memnun kalır mıydı izleseydi, bu da bir Kubrick bilmecesi.

Sineklerin Tanrısı. Hikayesi bize o kadar yakın ki. İki sandalyeyi birleştirip üzerine çarşaf gererek yaptığımız evlerden, kurduğumuz hakimiyetlerden, kurucu olmak için yaptığımız kavgalara uzak değil. Uçakları adaya düşen çocukların kurdukları küçük ülkeyi ve bu ülkeyi hükmetmek için birbirlerine verdikleri savaşı anlatan kitap, çocukların da şartlar gerektirdiğinde o saf benliklerinden farklılaşıp vahşileşebileceğini anlatıyor. Çocuk dediğimizde aklımıza sadece çizgi film izleyip süt içen küçük adamlar kadınlar gelmesin, bir çocuk bir domuzun başını kesip kazığa saplayacak kadar benliğinden uzaklaşabilir.Uçakla ıssız bir adaya düşmeyedursun. Filmini de incelemek isteyenlere:



Klasik müzik devleriyle dolu bir cennet Mozart'ın ölümünün iki yüzüncü senesini anıyor. Kitap aslında 3 bölümden oluşuyor. Anma töreni için orada bulunan devlerin birbirleriyle bazen tartışma bazen övgü dolu konuşmaları, Mozart'ın hayatınından ilham alınarak hazırlanmış Opera Buffa (komik opera) ve Anthony Burgess'ın adı ve soyadını birbiri ile konuşturduğu ilginç bölüm.Her paragrafından yaratıcık akan bu kitap Anthony Burgess'ın klasik müzik hakkında derin bir bilgiye sahip olduğunu gösteriyor.Zaten araştırdığımda Burgess'ın kendisini ''Roman yazan Müzisyen'' olarak tanımladığını gördüm. Mozart,Beethoven,Mendelssohn,Wagner,Prokofiyev, Bliss gibi ünlü kompozitörlerin hayatı hakkında yeterli bilginiz yoksa edinip öyle okumanızı tavsiye ederim. Sadece Mozart ile ilgili Amadeus ve Beethoven ile ilgili de Copying Beethoven filmini izleyen biri olarak kitapta bazı yerleri kaçırdım. Öncesinde küçük bir araştırma yapılarak okunabilecek alışılmışın dışında bir kitap.


Edgar Allan Poe'yu Kuzgun şiiriyle biliriz hepimiz. Şiirlerinde olduğu kadar öyküleriyle de ün yapmış yazarın kitaplarına bir yerden başlayayım dedim. Kuyu ve Sarkaç'ın anlatılacak bir içeriği yok. Kitap birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyor. Öykü severler okumuştur zaten, önermeme ne hacet.




Cemal Süreya demek Tilbe demek. Oda arkadaşımın Süreya'ya karşı çok farklı bir hayranlığı var ki hayran olunmayacak bir şair de değil. Ben de 4 şiirinin çok önemli bir yeri var. Biri kitaba adını da veren "Üvercinka" diğeri "Önceleyin","San", dördüncüsünün adı da bende kalsın.




Stefan Zweig'ın Satranç adlı kitabını çok duymuştum. Ama kalemine başlamak Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ile oldu. İyi ki de bununla oldu. Ortamın verdiği huzurla mı yoksa kitabın akıcılığıyla mı bilmiyorum kitap başlar başlamaz içine çekti beni. Belki de platonik temalı aşkı işlediği içindir. ''Sana, beni asla tanımamış olan sana'' diye başlar mektup. Bir solukta okunabilecek, aşkın sınırlarını anlatan, algıları zorlayan bir Zweig eseri.




Hazırlık senemde çok sevdiğim bir abim sayesinde kitap fuarında çalışma gibi bir imkanım oldu. İlk iş tecrübem ve gerçekleştiği yer bir kitap fuarı! Şimdi ne kadar teşekkür etsem azdır Burak abiye. Hem bana böyle bir imkan verdiği için hem de güzel insanlarla tanışmama vesile olduğu için. tanıştığım güzel insanlardan biri olan Okan abi Sinan Meydan'ın kitap ayracının içine Sinan Meydan 'ın kızının boya kalemiyle bir şiir yazdı bir gün. 

Oruç Aruoba ile tanışmama aracı olan şiirdir o şiir. Gidip almıştık birlikte kitabı, bir de imzalamıştı ilk sayfasını. 




Güzel anılar biriktirdim o 8 günde. Güzel insanlar da. O güzel insanların en güzel olanı Burak abi. Teşekkür ederim yeniden benim için çok anlamlı olan bu çalışma fırsatı için.





Salkım söğüt buldum evimizin az ilerisindeki parkta. Gittiğimde havanın kararmasına bir saat vardı. Okumaya başladım .Hava karardı devam ettim. Sanki ayarlanmış gibi parkın lambası tam yanındaydı söğüt ağacının. Böyle anlar başımıza hep gelmez. Hayatımın en huzurlu bir saatiydi sanırım. Her ne kadar her gün gitmek istesem de gidebilecek miyim gitsem aynı tadı alabilecek miyim bilmiyorum ama o bir saat Stefan Zweig'nın kitabının ortasındaki sarı bir yaprak olarak kalacak bende.

Bu kitaplar yaz tatilinin fotoğraflarla yansıyan yüzü. Diğer yüzde de bir bu kadar olsa da istediğimden az okudum bu yaz. Kışın hayalini kurduğumdan.

   Kışın ne günahı var. Kışları da yazları da bol kelimeli geçirmemiz dileğiyle.
İyi Okumalar!

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Oyun

  Tanıyalım tanımayalım hepimiz birbirimizin,
Yol ayrımlarındaki tabelalarıyız.
Yumuşak uçlu kurşun kalemle işaretlenmeyi bekleyen şıklarıyız.
Nefesinin karıştığı nefesiz.
Bazen olmak istedikleriyiz bazen olmadıkları için şükrettikleri. 
Sevdikleriyiz, nefret ettikleri, varlığından bihaber oldukları. 
İki kişinin tanışmaması birbirlerinin hayatlarına dokunmadıkları anlamına gelmez. Yabancı saydıklarımız değiştiremez mi hayatlarımızı?
Mesela tanışmadığımız birinin başarısına imrenerek yol ayrımında o hevese kırarız direksiyonumuzu,hayatımız değişir. 
Ya da tanımadığımız birinin doğru şıkkıyızdır, işlemler yapıp bize ulaşmasını bekleriz kurşun kaleme hasret. 

  Hepimiz kendi hayatlarımızın başrolleriyiz. Tanıyıp tanımadığımız herkes de bu oyunun figüranları. Ne bir kişi eksik ne bir kişi fazla. Tepeleme. Tam kararında. Oyundaysak kuralına göre oynuyoruz. Nefeslerimiz birbirine karışacak! İlginç değil mi? Hepimizin senaryosu farklı ama bir o kadar da aynı. Aynı sahnede milyonlarca oyun oynuyoruz aynı süre içinde. Bazılarımızın çabuk bitiyor oyunu, alkışlarla uğurluyoruz gerçek hayatlarına. 

  Six Feet Under 2. sezon 5.bölüm: The Invisible Woman. Adından da anlaşıldığı gibi "görünmez" kelimesini adının önüne alabilecek kadar yalnız birinden bahsediliyor bölümde. Kahvaltı yaparken boğazına mısır gevreği takılarak ölen, cesedi bir hafta sonra bulunan bir kadın. Cenaze işlemlerini ölmeden önce planlayacak kadar 'tek'. Tabutuna, cenazesinde çalınacak şarkıya, konuşma yapacak rahibe kadar. Ama şöyle bir sorun var ki kadın tepeden tırnağa yalnız. Bu yüzden cenaze boş bir salonda yapılıyor. Ne ailesine ne dostlarına ne de bir tanıdığına ulaşabiliyor cenaze koordinatörü. En sonunda cenaze evinin sahibi olan aile törende ailesi gibi yas tutuyor. Kadına acıyorsun bölüm boyu. Boş görüyorsun kadının 40 küsür senesini. Niye yaşadı ki yalnız ölecekse diyorsun. Ama rahibin konuşmasına kadar. Belki çok basit, etkisi hafif olan bir konuşma ama benim için anlamı büyük.

"-Emily Previn'in yasını tutmak için toplandık. Emily Previn'i tanımazdım. Az kişinin tanıdığını zannediyorum. İnsanlar başkalarının hayatlarına dokunmadan yaşanılan hayatların anlamsız olduğunu düşünebilir. Ama böyle düşünmek ukalalık olur. Her hayat bir katkıdır. Sadece bunu şu an görmüyor olabiliriz. Emily Previn ile ölümünde de olsa tanıştığım için memnunum. Her insan hayatımıza bir sebeple girer ve bizim sorumluluğumuz öğretmek zorunda oldukları şeyleri öğrenmektir."
  Kimse boşuna girmedi hayatımıza. Herkesin bir görevi vardı. Yeni ayrıldığın üç yıllık sevgilinin sana kattıkları sadece gözyaşının erittiği mendiller veya kabarık telefon faturaları değil. Çok sevdiğin dedenin hayatında bıraktığı tek iz babana miras bıraktığı lüks yazlık da değil. Belki de sırf durakta düşürdüğün paranı vermek için kendi evine zıt tarafa gittiği halde senin bindiğin otobüse binen 12 yaşındaki çocuk sana daha çok şey kattı 12 senelik arkadaşından. Ya da tamamen değiştirdi hayatını. O parayı ulaştırman gereken yer son şansını verdi belki de sana. Kelebek etkisi mi diyorlardı buna? Ben inanmıyorum bir insan kulu da o büyük sahneye izini bırakmasın. Ne yalnız ölen kişi boş geçirmiştir ömrünü ne de cenazesi dolup taşan ünlünün hayatı cenazesi kadar doludur. Bıraktığımız iz durakta da kalmış olabilir, icatlar ansiklopedisinde de. 
  
  Yeter ki koca sahneye kavgasız gürültüsüz birbirimizin oyunlarına dokunarak sığışabilelim. Başrollerimizi hakkıyla icra edebilelim perdeler kapanana kadar. 

 Keyifli oyunlar hepimize!

18 Nisan 2014 Cuma

Biz Bir Büyüdük


Biz bir büyüdük anlatamam.''Büyüdük'' diyebilecek kadar büyüdük.
Yaş alıp yaşlanmayacağımız çağımızın son demlerini yaşamaktayız çağdaşlarımla.
.
Elimde kolumda hatta boğazımda tonlarca ağırlıktaki üç koca valizle hiç bilmediğim şehrin havalimanında adını ilk defa duyduğum banliyö trenini ararken valizimin bozulan tekerleğiyle bir yaş aldım. Sonra bana yardım eden benden üç yaş küçük İzmirli bir kıza verdim o yaşı. Çünkü 18'in altındaysak genelde meraklıyızdır reşit olmaya.
Sonra tamamıyla farklı üç cadımla aynı odayı paylaşırken, uyum sağlamaya, tanımaya, anlaşmaya çalışırken çöktüm. Kahkahası, sohbeti, sabahlaması, paylaşımı bol günlerle dirildim.
Kart oyunları öğrendim, tavlada gezegenler keşfettim.
Dost adaylarımın niyetlerini anlamanın, Dost Kazığı oynamak kadar kolay olmadığını gördüm.
Blöfün tillahını deneyimledim.
.
Kahve konusunda bi' Vedat Milor oldum. İstemsiz bir şekilde o kuş parmağı havalanmaya başladı envai çeşit kahve denerken.
Çayı şekersiz içmeye başladım aslında çay içmeye başladım çünkü büyüdüm.
.
Oy verdim. Kötünün iyisine dedim ''Evet''i , yarım ağızla.
.
Ailemi özledim, çok özledim.
.
İzleyebildiğim kadar film izledim. Oscar bahislerine girdim. Yirmide on altıyla galip geldim. 
Müzik de tarz aradım. Tonlarca az bilinmiş grup tattım. Kulaklarımdan notalar akana kadar dinledim.Ama The Beatles ve Manço'nun üstünü bulamadım.
.
Çağdaşlarım da ortalama benim gibi yaşadı bu seneyi. Benden fazla ama eksik değil. Sevenler, sevilenler, sevmiş gibi yapanlar, kocaman kavgalar yaşayanlar, içli içli ufacık ağlayanlar, üniversiteli ruhuna kendilerini aşırı kaptıranlar, ergenlikten kurtulamayanlar, lisenin tıraş yasağına karşı bu sene öc almak duygusuyla yanıp tutuşan Gandalf'lar, saçlarını kızıla boyamayınca büyüdüğünü hissedemeyen çilsiz kızlar, yegane amaçları erkeklerden önde olmak olan ve bu amaç uğruna topukluyu silah edinen sözde feministler, ağız dolusuyla vize, final, büt kelimelerini kullanan yeni yetme üniversiteliler, en önemlisi de ehliyet fotoğraflarını gözümüze sokan potansiyel trafik canavarları.
.
Diyorum ya biz bir büyüdük anlatamam.
Büyürken bazı şeyleri yanımıza almayı unuttuk. Saflığımızı mesela. Hayal kurmayı, paylaşma alışkanlığımızı, korkularımızı utanmadan belli etmeyi en önemlisi de önyargısız sevmeyi. Neler unutacağız daha kim bilir.
En az hasarla yaş almamız umuduyla. 
Mum sayısı gurur olsun bize, hüzün vermek yerine. 
Her yeni gün iyi ki doğalım.
İyi ki var olalım.
  
.

21 Mart 2014 Cuma

Bir Saat

   Average human aşktan yazdı. Bak bak şenliğe bak. En acemi olduğu konuda bilirkişiyi oynadı. O huysuz his için bilmiş bilmiş yazdı sabahın 6'sında  İzmir'de. Bunu yazmak için niye bu zamanı seçti? İşte o da işin büyüsü.

   Niye üç sabahtır bu saatte uyanıp güneşe ebelik yapmadan uyuyamıyorum? Neden üç sabahtır burnuma yasemin kokusu geliyor?  

   Hemen küçük bir bilmişlik yapmam lazım bir saniye; Tarih boyunca evrenin ana maddesi su diyen filozof amca Thales halt etmiş. Evrenin kaynağı yani arkhesi yasemin kokusudur, o kadar!

    Şimdi gelelim yaseminin ana maddesi olduğu koca evrenimizin en kalıba sığmayan tanımı yapılamayan huysuz ve tatlı duygusuna. 

   Aşkta tecrübe, aşkın huysuz tarafını mı tatlı tarafını mı oluşturuyor çözemedim ama her tecrübe gelecek için göze inen bir perde, önyargı kumbarasına atılan güven kırıcı 'bozukluk'lar bana göre. Bir limiti var kumbaranın, kocamaan da olsa. Kilidini de bulamadın mı parçalamak zorundasın. 

   Kum saati düşün. Yeni çevrilmiş. Üstte yaşanmışlıkların var çoğunluktaki kısımda. Altta da geleceğin. Üstteki kum taneleri çok olduğunda aşağıdakiler o kadar azsa-acemiysen aşkta-halinden memnun ol. 

   Kafama takılan bir soru var çağdaşım. Aşk karşındakinin gülümseyişine, gözlerinin tam içine bakışına, adını söylerken ses tonuna mı bağlanmaktır yoksa düşünceleri, kişiliği, doğruyu yanlıştan ayıran çizgisi, sana hitap biçimi, kelimeleriyle verdiği huzur, kurdurduğu hayallere mi tutulmaktır? Ben bu soruyu kime sorduysam bolca tavana bakmalı, bolca ' Iııı 'lı illa ki iki görüşlü cevaplar aldım. Biri de çıkıp şudur diye kesin bir şey söylemedi. Bir arkadaşım sadece fotoğrafını görüp ben bu kadınla evleneceğim diyen ve evlenenen dayısından bahsetti. Bir arkadaşım ilk kez gözlerinin içine baktığında kendini boyut değiştirmiş gibi  hissettiği aşkını anlattı. Ben çıkamadım vallahi bu işin içinden. Biri bana tanımını yapsın şu illetin. Tanımı yapana aşık olmayı düşünüyorum. Çelişkiye bak sen. Average human'ın anladığı da bu zaten duygulardan. Kendini bir çözsün ilk o! 
   Başka bir konu da yollar(mış). Aradaki yollar tek engel sanki aşkta. 
Bedenen yakın da olsan kim kime içten o kadar yakın bir o kadar da yalın. Saf his diye bir şey yok zaten. Kimse kimseden saf hisler beklemesin. Az kirlenmiş var. Az kullanılmış var. Safa yakın var. 
  
   Saat 7 oldu. Average human yazmaktan da sevmekten de bağlanmaktan da vazgeçti. Bunun için neden bu zamanı seçti o da işin kara büyüsü. 

   Tamam hoş hisler gülümsetiyorlar ama biz yalnızlar dertsiz tasasız hayatımızdan çok memnunuz. Olmasak da olalım yani. Tehdit edasıyla söyledim haberin olsun yalnız çağdaşım. Rahat batmasın. 

   Uyarı: Bu yazıdaki kişi ve kurumların gerçekle bir ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.  Aşkın anlatıldığı bu uyduruk yazıda gerçeklik somutluk aramayınız. Bi'zahmetiniz. 

.

18 Şubat 2014 Salı

Aç/Kapa

   
   Lafta teknoloji düşmanı,  1800-1900 kafalı ama kaynakları da sonuna kadar kullanan, kendiyle çelişen, gelecekten korkan bir zamane kuluyum ben.  Sevemedim ne cep telefonlarını ne bilgisayar-internet kavramlarını. Sevemedin uzak dur bari, yok olmaz. Ee bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?  

    Neyi sevemedim aslında biliyor musun?  İki kelimeyi,  iki satıra çevirdiler ya hani. Mimikleri, sembollere. Ses tonuymuş duyguymuş hak getire.  Sevimsizleştik, duygusuzlaştık, robotlaştık kısacası. İki laf edemez olduk yüz yüze.  ‘’Yüz yüze?’’ Acaba bakabildik mi yüz yüze? Konu mühim değilse( bize göre) sen anlat ben dinliyorum havasındaydık, telefon elimizde.  

    Çağımızdan nefret ediyorum.
 
    Bir ‘tık ’a sığdırılan ansiklopediler, film arşivleri, her kültürden tarzdan müzikler. Bunlar makyajlı suratımız. Güzel tabi çirkin demiyorum.  Pratik, kullanışlı. Ama internet laneti olmasa da yapılabilecek şeyler.  O ansiklopediler boşuna yazılmamış, sinemalar sadece çiçeği burnunda çifte ‘civciv’lerin cıvıldamaları için açılmamış, müzik enstrümanları  sonkiüçdörtlü kayıtlara alınsın diye bulunmamış. Ama ben ve ‘çağdaş’larım, biz kolayı çok seviyoruz.  Olmamış, kişileşmesine fırsat vermediğimiz karakterlerimiz farklı kimliklerle gayet mutlu. Neyin kafasındayız biz? 

    100 yıl sonra işletim sistemine aşık olan nesillerimiz olacak (bkz: HER) O yüzden korkuyorum gelecekten, teknolojiden.  Teknoloji bizim ruhumuzdan alıyor, aç/kapa düğmeli ne varsa onlara veriyor. Çamaşır makinalarımız bizden daha asıl aşklar yaşayacaklar, korkuyorum.


    Klavyede ‘e’ nerede yavrum bulamadım diyen, burun kemerine yerleştirdiği gözlüğüyle bilgisayara korkarak bakan ninelerimiz dedelerimiz gibi hissettim kendimi.  Ama napayım çağdaşım, sevemedim  teknolojiyi, sanal kumaşlı aşkları.  Aa ne fark ettim bak.  Ben bu yazıyı pek bilgilisayarımla yazmışım.  Sevmiyorum ayağına bugün kaç film izledin , kaç kişiyle sohbet ettin, kaç saat müzik dinledin Büşra?


17 Ocak 2014 Cuma

Nota Dolu Bavulum

      
      Size, hislerinizi  içine koyabileceğiniz  notaların sizi alıp götürebileceği  bir bavul yaptım. Orta boylarda, kırmızı, kilidi bozuk, bol gözlü bir bavul.  Tekerleksiz . Notaların aracı olduğu bir iç yolculukta tekerlere ne hacet zaten.  Ne tamamıyla aşka ne de tamamıyla ölüme ayrılığa odaklı bir yolculuk bu. 
     
     Ben kokuların ve şarkıların ‘’içsel bir ışınlama makinası’’  olduğunu düşünüyorum.  Bir saniye yeterli oluyor tanıdık kokularla şarkılarla geçmişe dönmemize.  Mesela yasemin kokusu mesela  Barış Manço şarkıları.

     Kendi kısa geçmişimin açılış kurdelasını kesiyorum önünüzde.  Uğurlu olsun.

     
     Barış Manço;  çocukluğum , pazar pikniklerim, arabada ezbere söylenen babalı şarkılarım.  Kasetlerimiz vardı : Mançoloji, Müsadenizle Çocuklar bir de Japonya’lı bir şey. Barış Manço küçük çocukların öne oturması yasak dedi diye ön koltuğa oturmadığımı biliyorum. Sözlerini öyle ciddiye alırdım. Aynı ciddiyetle de ezberlemeye çalışırdım şarkılarını.  

    En derine hitap eden,  en hızlı ışınlayan Manço şarkısını paylaşayım.



     Michael Kiwanuka. İki yazımı birlikte geçirdiğim esmer arkadaş.  Senfonik uyuşturucum.  Tek başıma yaşamaya alışmaya çalışırken de yardımcı oluyor ‘’Home again’’ ile. Pek şarkısı yok ama olanlar yüksek dozlu.  



The Lumineers, hem herkesin duymasını istediğim hem de bencillik damarımın tutup sadece benim olsun, bana çalsınlar diye içimden geçirdiğim bir kız iki erkekli hayatımın her döneminde yanımda olan cici grup. Bir kez dinleyip de sevmemek mümkün mü? En bilindik şarkısı olan Ho Hey de illa ki duyulmuştur bir yerden.

  

''Terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi'' Aşkın en saf tanımıdır herhalde. Hayatımda eksik bir şeyin olduğuna beni ikna edişiyle hayatımın bir kısmının fon müziğiydi Ezginin Günlüğü şarkıları. 




Ben de akranlarım gibi CD alışkanlığı olmayan Youtube, Fizy, Deezers dinleyicilerindenim. Nat King Cole ki benim bu özelliğime mola verdirtti , D&R'dan albümünü aldırttı. Üstüne bir de orta halli bir pikap satın aldırttı. 50'lerde 60'larda yaşasaydım keşke dedirtti. Çok sevdirtti çok dinletti kendini kısacası .




                        
(an excerpt from ''Istanbul'' )


Retro tarzıyla, küçükken okulda dışlanmış kilolu hırçın bir ergeni anımsatan tavrıyla saçının tellerine kadar yetenek kaplı kadın: Elle King. 
Ey Mad Men, keşke introların kadar unutulmaz bir dizi olsaydın! 



Eskilerden, yenilerden, her telden geçmişimin kalan notaları  da bunlar:




                          


                                                   
                                                                                                 
                                                                              


                                                           


                                                    
                     ( 20 Mart konseri kısa çaplı hayalim. Bir umut.)

                                        (Yaz şarkılarının en Aslı)





                      ( Defalarca dinlesem de sıkılmam bu şarkıdan.)

                                                          
       ( Ben bu şarkıya gurbettekilerin ninnisi diyorum, Miray da Jeff Buckley'e aşkın sesi.) 

   Kırmızı tekerleksiz bavulumun görünen kısmıydı bunlar.
            Daha ne notalar geçecek hayatımdan






3 Ocak 2014 Cuma

Benim Ölümsüz Adamım

Benim Ölümsüz Adamım              


                                                                                                            



     Bana beni anlatan, geçmişimi anımsatan, gözyaşının bir nevi mercek mi olduğunu test etmeme yardımcı olan aynı zamanda masalımsı tadıyla gülümsetebilen  bir film var : 
 ''Big Fish''



( Big Fish bir Tim Burton filmi.  Bu cümleden anladığımız gibi;  Charlie’nin Çikolata Fabrikası’ndaki Makas Eller’deki Beter Böcek’teki gibi uçuk karakterlerin bizi bekliyor olmasıydı.  Ve Johnny Depp’in... Ama tamamı hayal ürününden oluşmayan bu film Burton için farklı bir işti.Tim Burton filmlerinin yüzde 90 'ında baş gösteren korsanımızı bu film gözlerim aradı. Büyük bir Evan McGregor hayranı olan benim işime de geldi açıkcası .Film, kısaca hikaye anlatmayı üretmeyi çok seven hayal gücü gelişmiş bir baba ile babasına göre daha gerçekçi olan oğlunun hikayesi. Film, babanın anneye olan gerçeküstü aşkıyla, kasaba deviyle, cam gözlü cadısıyla, iki bacaklı iki başlı sirk göstericisi ile, giren çıkmasın diye ayakkabıların ağaçları asıldığı mutluluk kasabasıyla masal tadında. Filmi aşkın da hüznün de bol olduğu bir modern masal izlemek isteyenlere öneririm.)

     Bana beni anlatan dedim.  Ben de filmdeki Edward  karakteri gibi bir babaya sahiptim. Hikayeleri hiç bitmeyen. Bitmeyen üstüne yeni hayal ürünleri ekleyen.  Herkesin dikkatle dinlediği bir babam vardı. Saygı gören. Anlatacağı hikayenin yarısını unutmuş olsa dahi öyle bir tamamlardı ki farklı bir mekanda ama aynı kahkahalarla biterdi hikayeleri.  Onu kaybettiğimizden 3 ay sonra aklımıza geldi onu ölümsüzleştiren hikayelerini bir deftere yazmak. Yarım yamalak yazdık . Kim hangisini hatırladıysa onu yazdı. İyi ki yazmışız diyorum şimdi . 4 sene oldu  ölümsüz adam gideli ama gram unutulmadı izleri,  filmde dediği gibi;


‘’ İnsan o kadar çok hikaye anlatırsa kendisi hikaye olur. Ve hikaye ondan sonra da yaşar. Böylece insan ölümsüz olur.’’


      Bu filmi izlediğimden beri geleceksiz, bugünsüz kaldığımı elimde kalan tek şeyin geçmişim olduğunu hissettiğim zamanlarda aklıma gelip duran bir şey var.  Acısı büyük olan kendininkinden küçük sandığı acıyı kıskanırmış. Ben bir gece yarısı öğrendim ondan ayrıldığımı. Veda edemeden, sarılamadan, göremeden.  Will bana şanslı geldi. Bu durumun şanslısı nasıl oluyorsa.  O kendi hikayesiyle uğurladı babasını  sakince  ve gülümseyerek.  Çok isterdim öyle bir vedayı ama sırf veda edip özlemimi gidermek için ona işkence gibi gelebilecek o bir iki saati istemem bencillik olurdu. 



     Uğurlama faslındaki o bir iki saat için ''veda'' kelimesini kullanmam doğru mu onu da bilemiyorum. Bir kitapta okumuştum, Paulo Coelho'nun Elif'indeydi doğru hatırlıyorsam. Coelho ölümü bir trende vagon değiştirmek olarak tanımlanmıştı. Bir cümle bu kadar mı su serper bir yüreğe? Ölümün sadece mekan değiştirmek olduğunu düşünüp, ''yok olmak'' kelimesini de sözlüğümden çıkarınca ölüm bana doğum kadar normal gelmeye başladı. Tek diken kaldı geriye :''Özlem''. O öyle bir diken ki her problemin çaresi olan zamana meydan okuyor. Zaman can yakan başka sorunları da getiriyor yanında : ''Unutma korkusu'' Anıların, ses tonunun, sana sesleniş biçiminin hatta suretinin hafızanda silikleşme korkusu. Silinme değil silikleşme ki silinmesi mümkün mü ölümsüz adamın?  Bunun için yazılan hikayeleri okuyorum, fotoğrafı daima görünür bir yerden beni izliyor, her gece onun kızı olduğum için gurur duyuyorum.  
      
     Aslında şanslı sayıyorum kendimi. Burada odamdaki üniversitedeki arkadaşlarımın babaları kendilerine 10-15 saat uzaktayken benim ölümsüz adamım benim her daim yanımda, eli omzumda, güç veren sesiyle, sıkmayan öğütleriyle, hikayeleriyle her zaman arkamda.