3 Ocak 2014 Cuma

Benim Ölümsüz Adamım

Benim Ölümsüz Adamım              


                                                                                                            



     Bana beni anlatan, geçmişimi anımsatan, gözyaşının bir nevi mercek mi olduğunu test etmeme yardımcı olan aynı zamanda masalımsı tadıyla gülümsetebilen  bir film var : 
 ''Big Fish''



( Big Fish bir Tim Burton filmi.  Bu cümleden anladığımız gibi;  Charlie’nin Çikolata Fabrikası’ndaki Makas Eller’deki Beter Böcek’teki gibi uçuk karakterlerin bizi bekliyor olmasıydı.  Ve Johnny Depp’in... Ama tamamı hayal ürününden oluşmayan bu film Burton için farklı bir işti.Tim Burton filmlerinin yüzde 90 'ında baş gösteren korsanımızı bu film gözlerim aradı. Büyük bir Evan McGregor hayranı olan benim işime de geldi açıkcası .Film, kısaca hikaye anlatmayı üretmeyi çok seven hayal gücü gelişmiş bir baba ile babasına göre daha gerçekçi olan oğlunun hikayesi. Film, babanın anneye olan gerçeküstü aşkıyla, kasaba deviyle, cam gözlü cadısıyla, iki bacaklı iki başlı sirk göstericisi ile, giren çıkmasın diye ayakkabıların ağaçları asıldığı mutluluk kasabasıyla masal tadında. Filmi aşkın da hüznün de bol olduğu bir modern masal izlemek isteyenlere öneririm.)

     Bana beni anlatan dedim.  Ben de filmdeki Edward  karakteri gibi bir babaya sahiptim. Hikayeleri hiç bitmeyen. Bitmeyen üstüne yeni hayal ürünleri ekleyen.  Herkesin dikkatle dinlediği bir babam vardı. Saygı gören. Anlatacağı hikayenin yarısını unutmuş olsa dahi öyle bir tamamlardı ki farklı bir mekanda ama aynı kahkahalarla biterdi hikayeleri.  Onu kaybettiğimizden 3 ay sonra aklımıza geldi onu ölümsüzleştiren hikayelerini bir deftere yazmak. Yarım yamalak yazdık . Kim hangisini hatırladıysa onu yazdı. İyi ki yazmışız diyorum şimdi . 4 sene oldu  ölümsüz adam gideli ama gram unutulmadı izleri,  filmde dediği gibi;


‘’ İnsan o kadar çok hikaye anlatırsa kendisi hikaye olur. Ve hikaye ondan sonra da yaşar. Böylece insan ölümsüz olur.’’


      Bu filmi izlediğimden beri geleceksiz, bugünsüz kaldığımı elimde kalan tek şeyin geçmişim olduğunu hissettiğim zamanlarda aklıma gelip duran bir şey var.  Acısı büyük olan kendininkinden küçük sandığı acıyı kıskanırmış. Ben bir gece yarısı öğrendim ondan ayrıldığımı. Veda edemeden, sarılamadan, göremeden.  Will bana şanslı geldi. Bu durumun şanslısı nasıl oluyorsa.  O kendi hikayesiyle uğurladı babasını  sakince  ve gülümseyerek.  Çok isterdim öyle bir vedayı ama sırf veda edip özlemimi gidermek için ona işkence gibi gelebilecek o bir iki saati istemem bencillik olurdu. 



     Uğurlama faslındaki o bir iki saat için ''veda'' kelimesini kullanmam doğru mu onu da bilemiyorum. Bir kitapta okumuştum, Paulo Coelho'nun Elif'indeydi doğru hatırlıyorsam. Coelho ölümü bir trende vagon değiştirmek olarak tanımlanmıştı. Bir cümle bu kadar mı su serper bir yüreğe? Ölümün sadece mekan değiştirmek olduğunu düşünüp, ''yok olmak'' kelimesini de sözlüğümden çıkarınca ölüm bana doğum kadar normal gelmeye başladı. Tek diken kaldı geriye :''Özlem''. O öyle bir diken ki her problemin çaresi olan zamana meydan okuyor. Zaman can yakan başka sorunları da getiriyor yanında : ''Unutma korkusu'' Anıların, ses tonunun, sana sesleniş biçiminin hatta suretinin hafızanda silikleşme korkusu. Silinme değil silikleşme ki silinmesi mümkün mü ölümsüz adamın?  Bunun için yazılan hikayeleri okuyorum, fotoğrafı daima görünür bir yerden beni izliyor, her gece onun kızı olduğum için gurur duyuyorum.  
      
     Aslında şanslı sayıyorum kendimi. Burada odamdaki üniversitedeki arkadaşlarımın babaları kendilerine 10-15 saat uzaktayken benim ölümsüz adamım benim her daim yanımda, eli omzumda, güç veren sesiyle, sıkmayan öğütleriyle, hikayeleriyle her zaman arkamda.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder